19 Mayıs 2008 Pazartesi

Tio Tio söyle bana, en ucuz ürün hangi mağazada?

22 Nisan'da ağırladığımız Tio genel müdür yardımcısı Ömer Gürkan, Tio projesi öncesi ve sonrasını, karşılaşılan zorlukları bizimle paylaştı. Bir Teknoloji Holding kuruluşu olan Embrio'nun yatırım yaptığı üçüncü proje olarak Vendio A.Ş. bünyesinde Eylül 2007 tarihinde hizmet vermeye başlayan Tio.com.tr; "Ara, Karşılaştır, Satın al" konsepti ile en temel anlamda kullanıcılarına ürün, fiyat ve satıcı karşılaştırma imkanı sağlayan online alışveriş merkezidir.

2000 yılından beri e-ticaretin içinde olduğunu söyleyen Ömer Gürkan, 2005'te bankacılık görevinden ayrılarak tamamen internet projelerine vermiş kendini. 2005 yılında ekonomikticaret.com projesinden yer alan Gürkan, 2007 Nisan yılında sitenin gedikgross'a satılmasının ardından Tio projesinde bulmuş kendini. E-ticaret dünyasındaki 1250 civarı e-ticaret diye tabir edilen sitenin aslında 1000 tanesinin başarısız olduğunu belirten Gürkan, Tio döneminde karşılaşılan zorluklardan da bahsetti.

Tio aslında bir tek merkez projesi. İş modeli ise şu şekilde:

Tio'daki satış ortakları, e-ticaret siteleri, mağazalar ve 2. el ürün satanlar olarak sıralanabilir.

Tio üyesi,

Almak istediği ürünleri arar,
Ürünleri model, fiyat ve satıcı bakımından karşılaştırır,
Kendisi için en avantajlı ürünleri satın alır.

Tio üyesi mağaza,

Satışa sunacağı ürünleri mağazasında sergiler,
Favori ürünleri belirler ve Tio Fırsat Ürünü olarak Fırsatio vitrininde satışa sunar,
Tio üyelerine satış yapar.

Tio'da alışveriş ve satış işlemleri hızlı, kolay ve güvenilirdir. Tio üyeleri, Tio mağazalarında doğru ürüne en ideal fiyattan ulaşarak alışveriş yapar.

Tio mağazaları ise ürün karşılaştırmaları ile alıcılara doğrudan ulaşarak müşteri sayılarını ve satışlarını kısa sürede artırır.

Peki karşılaşılan zorluklar neydi; iş modeli neye göre oluşturuldu?

  • Öncelikle tüm mağazalar kendi POS'unu kullanmak istemiş. Bu nedenle iş modeli herkesin kendi POS'uyla çalışabileceği biçimde şekillenmiş.
  • Bunun yanı sıra WebPOS alamayan mağazalar da varmış. Bunlar için de bir çözüm sunulması gerekmiş.
  • İnsanlar tek üyelikle hem istediği firmadan alışveriş etmek hem de tek şifre kullanmak istemişler. Yani fiyat karşılaştırma sitesinin en uygun mağazayı bulup ona yönlendirmesini değil, yine aynı site üzerinden satın alma olanağı sunmasını istemişler. Bu istek de meşakatli bir stok ve fiyat entegrasyon sürecini beraberinde getirmiş. Bu nedenle Tio projesinin en zahmetli kısmı XML entegrasyonu sırasında olmuş. Yani siz ürün satışının Tio üzerinden yapıyorsunuz aslında ama ödeme sırasında aslında ilgili sitenin sistemi üzerinden ödemeyi yapıyorsunuz. Bu da ciddi emek isteyen bir entegrasyon işlemi sonucunda oluyor.
  • Peki WebPOS'u olmayanlar? Onlar için de mağaza açma seçeneği sunulmuş.
  • Sitede havale ve kredi kartıyla ödeme seçenekleri bulunuyor. Havale seçeneğinde para Tio hesabına yatırılıyor ve para belli bir komisyon kesildikten sonra satıcıya aktarılıyor. Para yatırıldığında satıcıya haber veriliyor "paranız yattı malı gönderiniz" şeklinde.
  • Eğer kredi kartıyla ödeme yapılacaksa, kredi kartı bilgilerinin girildiği sayfada bir uyarı beliriyor, yani artık tio'da değil, satın almayı yaptığınız sitenin sayfasındasınız. Daha da açığı, artık işlem yaptığınız istenin güvenliği Tio'dan çıkmış durumda. Ayrıca ödeme sırasında, tio tarafından belirtilen fiyat tekrar siteden kontrol ediliyor ve eğer bir değişik olduysa, "fiyat..... olmuştur. hala almak istiyor musunuz?" diye bir seçenek çıkıyor. Teknoloji denen şey bu olsa gerek!
  • Sitede yayınlanan ürün resmi, özellikleri, kampanyalar, kargo bilgileri, kredi karşı-taksit seçenekleri gibi bilgiler ilgili siteler tarafından gönderiliyor.
  • Peki Tio nerden para kazanıyor? Alışveriş tutarına ve kategorisine göre belli bir komisyon kesiyor. Örneğin, cep telefonu satışında tutar üzerinden %1, bilgisayarda %1.5, tekstilde ise %10 komisyon alıyor.
Fırsatio ne ola ki?

Şuan tio anasayfasında gördüğümüz Fırsatio, yakında tio bünyesinden yarılacak bir proje imiş..B2C modeline göre çalışan bu proje, markaya ve kategoriye göre belli ürünleri uygun fiyata satacak. Örneğin salı günleri sadece bilgisayar, perşembe günü İntel günü gibi..Ömer Gürkan amaçlarının farklı şeyleri denemek olduğunu da özellikle belirtiyor.

tio bünyesinde şuan yaklaşık 30 mağaza var ancak bu sayısının yıl sonuna kadar 80-100'e çıkması bekleniyor. Mağaza sayısını artırdıktan sonraki amaçları ise, her mağaza için değişik url vermek. tio-magazaismi.com yada tiomagazaismi.com gibi..

Asıl amaçları çok fazla satıcı ve çok fazla ürünü karşılaştırmak çünkü bu kategoride oldukça bilinen rakip siteler de mevcut: akakce.com, nekadar.com, pazarmetre gibi..

tio tarafsız mı? bilgilere güvenebilir miyim?

Tio, karşılaştırılan sitelerle ilgili tarafsız bilgiler vermek adına oldukça sıkı önlemler almış durumda. Herşeyden önce, ürün fiyatları belirtilen satıcılardan alınan fiyatlar. Bunun yanında Tio.com.tr satıcı puanlama sistemi ile Tio.com.tr üzerinden sipariş veren kullanıcılar, alışveriş yaptıkları satıcıyı puanlama hakkına sahip oluyorlar. Müşteriler satın almayı yaptıktan sonrai, dokuz ayrı kriterde ( müşteri hizmetleri, kargo gibi..) belirlenen soruları cevaplayarak satıcı puanını oluşturuyorlar. Böylece her satıcı için sadece Tio.com.tr üzerinden ve o satıcıdan sipariş veren müşteriler tarafından oluşturulan satıcı puanları bulunuyor.

"neden tio'dan satın alayım ki" önyargısını yıkmak

Öncelikle hepimizin bildiği üzere, yılbaşı, sevgililer günü, bayram, sömestr gibi özel günler alışveriş siteleri için her zaman veli nimettir. Özellikle yılbaşında alışveriş cirosunun tavan yaptığını söyleyen Ömer Gürkan, bunların çok iyi takip edilmesi gerektiğini zira satış yapılamazsa ayakta durulamaycağını özellikle vurguluyor.

Bu nedenle üye sayısı 14,000 olan tio, (örneğin eğer bir kategoride satış yoksa) yaratıcı kampanyalar düzenliyor. 2999. kişiye 299 YTL'ye 42 inch LCD vermek gibi.. Bir diğer örnek kardeş firma süperteklif.com'dan. tio'da 149 YTL'den fazla alışveriş yapan üyeler süperteklif'de 10,000 süper puan sahibi oluyorlar. Bu tür kampanyalar durağan üyelere hareket katıyor.

Rakiplerden farkı nedir diye tekrar bir gözden geçirecek olursak; rakipler ödemeyi sonlandırmıyor tio ise tek şifre-tek kullanıcı adı ile ödemeyi sonlandırıyor. Bu kullanıcılar açısından pratiklik sağlayan bir özellik olarak oldukça öne çıkıyor.

tio'nun eksikleri yok mu? evet var. arka planda işleri oldukça karmaşık hale getirdiği için farklı markaları aynı sepete koymak gibi bir alternatif tio'da maalesef yok. Yani aynı anda hem webdenal'dan hem de joker'den bir ürün alıp ödemeyi yapamıyorsunuz. Tek tek satın alıp ödemeyi yapmanız gerekiyor.

NOT: tio hakkında daha fazla ve detaylı bilgi almak isteyenler için blogtio isimli bir blog açılmış. Bu blogdan da tio ile ilgili en son haberleri, kampanyaları ve aktiviteleri takip edebilir; merak ettiğiniz konularda bilgi alabilirsiniz.

21 Nisan 2008 Pazartesi

Altı farklı hikaye, bir Bob Dylan.. "I'm Not There" Bir Bob Dylan Belgeselidir!

IF kapsamında Emek Sineması' nda gösterime giren I'm not There, bir yandan Bob Dylan hayranlarını üstadın farklı hayat evrelerine sokarken, bir yandan da eşsiz müzik ziyafeti veriyor. Bir Bob Dylan'dan kaç farklı hikaye çıkabilir? İşte size sadece altı tanesi! Birbirinden o kadar farklı bir o kadar da iç içe altı farklı Bob Dylan...Yönetmen koltuğundaki isim ise Velvet Goldmine yaratıcısı Todd Haynes.

Peki filmin ismi nerden geliyor? Asıl bomba burda işte! I'm not there aslında filmin soundtrack albumünde ilk kez yayınlanıncaya kadar hiç birimizin bilmediği bir Bob Dylan şarkısı! İşte size bu filmi izlemek için bahane: I'm not there'i dinlemek!!


Bob Dylan'ın 6 boyutuna inmek...



(Kronolojik olarak) ilk hikayemizin kahramanı, kendini herkese "Woody Guthrie" olarak tanıtan, ıslahevinden kaçıp kendini tren yolculuklarına atan siyahi ufaklığı canlandıran Marcus Carl Franklin, aslında elindeki "bu makine faşistleri öldürür" (This Machine Kills Fascists) yazılı gitarıyla Bob Dylan'ın gençliğini anlatıyor bize...

Ben Whislaw, kimini anladığımız kimini anlamadığımız sözleriyle Arthur Rimbaud (Bob Dylan'ın idolü olduğu bilinen ünlü Fransız şair) karakteriyle aslında Bob Dylan'ın genç, asi ve bi o kadar şairane olan yönünü gösteriyor...


En bomba performanslardan Christian Bale, Jack Rollins rumuzuyla, muhalif & politik şarkılarıyla folk şarkıcılıktan, papazlığa geçen ilahi karakteriyle başka bir Bob Dylan boyutu...

İnanılmaz bir performans sergileyen Cate Blanchett, Jude Quinn karakteriyle fiziksel olarak (neredeyse) bire-bir Bob Dylan'ı, yıldızının en çok parladığı fakat folktan elektroniğe kaydığı için hayranlarının sırt döndüğü dönemi başarıyla aktarıyor bize...

Ve Heath Ledger Robbie Clark rumuzuyla, Dylan'ın özel hayatını, eşiyle ayrılığını yaşatıyor bize...


Richard Gere ise yine yaşlı Dylan'a oldukça yakın görünümüyle, bi nevi inzivaya çekilmiş ya da bu özlemi çeken Bob Dylan'ı oynuyor.




Bu filmde izlediğimiz tüm görüntüler aslında Bob Dylan'ın hayatından birer kesit. Çünkü Bob Dylan hem bestecidir, hem yazardır, hem şairdir, hem müzisyendir...Mızıkası ve gitarıyla bir yandan çalıp bir yandan söylediği şarkıları hepimiz ezberledik bildik. Sıkılmadık dinledik. 1960'larda listeleri zorlayan Like a Rolling Stone....Stuck in the Middle with you...Kült bir Bob Dylan şarkısı: One more cup of coffee...

Filme bir nevi Bob Dylan belgeseli de denilebilir belki. Bob Dylan'ın hayatını izlerken o dönemlere ait kesitleri de izleyebiliyoruz. 1960-70'lerde gezinirken Vietnem Savaşı'na tanık olmak gibi...

Diyorum ki, her Bob Dylan hayranı bu filmi iz-le-me-li! Ve tabi Heath Ledger hayranları da..Heath Ledger'a bu filmde çok rol düşmüş zira 2 hayatı birden oynuyor aslında: Bob Dylan'ın hayatı ve ironik bir şekilde kendi hayatı...Karısından ayrılan, çocuklarından uzak baba rolü Heath Ledger'ın o dönemler çok sancı çektiği hayatından da bir kesit aslında..İzlerken bunu düşündük.. Neden bu filmin onu bu kadar yıprattığını anladık..Üzüldük..

Bu kadar hüzün yeter, Cate Blanchett'e de övgüde bulunmak lazım. Kimse ondan daha çok Bob Dylan'a benzetilemezdi diye düşünüyorum. Duruşu, mimikleri, konuşması inanılmaz bir performanstı; erkek oynayarak "Yardımcı Kadın Oyuncu" Oscar'ına aday olması enteresan olduğu kadar da yerinde bir kararmış. Tek falsosu ise bana göre, karakterine fazla feminen bir hava katan bakımlı ve manikürlü tırnaklarıydı..

Tartışmasız en komik sahnelerden biri Christian Bale'e ait. Folku bırakıp papaz olarak ilahi söylemesi, girdiği o mod, kesinlikle görülmeye değer sahnelerdendi :D

Çekimler de bahsedersek, Marcus Carl Franklin'un oynadığı sahneler renkli, Ben Whislaw'ınkiler siyah beyaz, Christian Bale renkli, Christian Bale siyah beyaz, Heath Ledger ve Richard Gere renkli çekilmişti. Zaten çekimler o kadar iç içe ki 10 dakka içinde 6 hikayeye de ziyaret ediyosunuz ve takip etmek zorlaşabiliyor. Bir de 2,5 saatlik filmi IF sayesinde benim arasız izlediğimi düşünün :)

Sonuç olarak, yarı müzikal, yarı belgesel ama tamamı Bob Dylan olan I'm not There'i tüm Bob Dylan dinleyicilerine öneriyorum. Bu filmin soundtrackleri çok değerli arkadaşlar! Tarz olarak da The Beatles şarkılarının işlendiği Across the Universe filmine oldukça benziyor. Ya 2 filmi de seversiniz ya 2'sinden de nefret edersiniz..Ama nefreti seçerseniz bence çok yazık ederseniz:) Hep aynı filmlerden sıkılmadınız mı! Biraz da farklı şeyler izleyin yahu!!!!



20 Nisan 2008 Pazar

Özgür Alaz bize e-ticaret tüyoları versene!

E-ticaret dersimiz kapsamında bu hafta da, 2000 yılı İTÜ İşletme Mühendisliği girişli Özgür Alaz'dan yeni internet trendlerini dinleme şansı bulduk. UnitedPlankton kurucularından olan Özgür, internet konusunda şimdiye kadar bir çok danışmanlık vermiş. Kendisini Google Bize Logo Yapsana kampanyasından hatırlıyor olmanız da muhtemel. Biz de kendisinden, internet iş planlarında neler olmalı konusunda faideli tüyolar edindik.

Özgür Alaz der ki; "Platformu yaratmak yeterli değil, kullanıcıya deneyim sağlamak önemli olan."

Sevdiğimiz oyun ve siteleri listeleyip (WoW, Facebook, Championship Manager, Sims gibi..) incelediğimizde gerçekten de şu mekaniklerin ortak olduğunu gördük/analiz ettik:

1-Toplayıcılık: Bağımlılık yapan bir mekanik. Aslında kolleksiyonculuk hemen hepimizin içinde olan bir özelliktir. Hepimiz küçükken birşeyler toplamışızdır. Şimdi ise oyunlarda silah topluyoruz, para/altın topluyoruz, arkadaş topluyoruz vs. Bu his o oyunu oynamamıza devam ettiren ya da o internet sitesinde durmamızı sağlayan bir etken.

  • Bir diğer örnek "popüler üyeler listesi" oluşturan siteler.. Üyelerin arkadaş sayılarına göre dizildiği ve en çok arkadaşı olanın en popüler olduğu siteler, kullanıcıları daha çok arkadaş edinme yönünde tetikler.
  • Başka bir örnek olan Google Reader ile yazdığımız blogları yada beğendiğimiz yazıları paylaşabiliyoruz.
  • Facebook'ta iRead aplikasyonu ile okuduğumuz kitapları topluyoruz.

Aslında tüm bu örneklerdeki psikoloji pokemon kartı toplayan çocuktan farklı değil..Kısacası yeni bir platforma değil yeni deneyimlere ihtiyaç var

2- Puanlama: Başarı ile başarısızı birbirinden ayıran bir mekanik. Başarmanın da bir işgücü olduğunu söylemeye gerek yok sanırım? Toplanan altın sayısı, level, fiksür...Bunların hepsi aşikar olduğumuz puan kriterleri..

  • Yelp örnek verilebilen bir değerlendirme sitesi. Buradaki üyeler; arkadaş sayısı, yorum/değerlendirme sayısı ve ilk olarak değerlendirme entrylerine (yeni bir doktor, yeni açılan bir yer) göre değerlendiriliyor ve üstün olan o networkte statü kazanıyor.
  • Youtube'a yüklenen bir vidyonun değerlendirme kriterleri: rating, izlenme sayısı, aldığı yorumlar. Puanlama maddi birşey kazandırmıyor, ancak bir kullanıcının vidyoları ne kadar çok izlendiyse o kadar çok statü artıyor. Kullanıcı açısında da youtube'dan çıkış zorlaşıyor.
  • Flickr: en ilginç fotoğraflar listeleniyor.

3- Geri bildirim: İş planlarında notification sistemleri de olmalı ki, kişi o sitede olan üyeliğini (uzun süre kullanmasa da) unutmasın. geri bildirim ile o siteye geri dönüş için bahaneler sunulabilir.. Örneğin facebook'tan gelen yeni arkadaş ekleme uyarısı gireceğimiz olmasa da siteye log-in yapmamızı tetikleyen bir faktör.

4- Etkileşim: Facebook wall-to-wall güzel bir örnek olabilir. Facebook, "ben insanları hangi bahaneyle sosyalleştirebilirm?" sorusuna oldukça yaratıcı çözümler sunuyor..Anasayfada her log-in olduğumuzda bir çok etkileşim fırsatıyla karşılaşıyoruz. (Kimler arkadaş oldu, kim hangi event'e katılıyor gibi)

Şimdi de yeni bir hizmet ile bir adım daha ileri attılar: Ortak arkadaşları paylaştığımız kullanıcıları anasayfada görüyoruz ve istersek arkadaş olarak ekleyebiliyoruz. Bundan daha iyi bir network olamaz!

5- Kişiselleştirme: Kişileştirmenin önde gideni, sunduğu zengin olanaklarıyla hiç şüphesiz Myspace.

Tüm bu mekaniklere göz önüne alarak Özgür Alaz diyor ki, yapacağınız işplanını platform olarak düşünmek yerine (ki yeterince platform var zaten) bunlara mekanikleri ekleyerek deneyim yaratın.

Ve değişik bir deneyim örneği: Zopa. Bir peer-to-peer (2 nokta arasında kısa yol) örneği olan Zopa, bankacılığın insandan insana uygulaması fikri üzerine kurulu. Kişiden kişiye kredi alıp vermek artık mümkün..Böylece kredi alırken (bankalara göre) daha düşük faizle, verirken de daha yüksek faiz olanağı sağlıyor. Ancak model dünyada oldukça başarılı olmasına rağmen Türkiye'de başarısız çünkü:

  • Dünyada kredi notu ile kişilere verilecek faiz oranları değişir ancak Türkiye'de henüz bu şekilde bir kredi notlandırma sistemi oturmuş değil
  • En önemlisi hukuksal engeller var..Zopa modelinde arada banka yokken, hukuksal engeller nedeniyle banka sokulursa banka kar alacağı için iş planı başarılı olamayacaktır.

Arda'dan Kutsal Bilgiler

15 Nisan'da Webrazzi, Blograzzi (sonu -razzi olan çoğu sitenin sahibi) sahibi olan Arda Kutsal'ı ağırladık. Blograzzi, Türkiye'deki blogları tek çatıda toplama amacını güden bir girişim. Kurucusu olduğu diğer bir şirket de web sitesi çok yakında hazır olacak olan Crenvo Bilişim Danışmanlık.

İş planlarına melek yatırım desteği sağlayacak olan Crenvo'yu Arda Kutsal'ın ağzından öğrenelim: "Crenvo, ana işi olarak internet şirketlerine danışmanlık hizmetleri sağlamaktadır. Bu hizmet kapsamını strateji, pazarlama, ürün, yönetim ve yatırım danışmanlığı gibi alt konulara bölmek mümkün. Crenvo‘nun danışmanlığa bağlı sağladığı alt hizmetler de araştırma ve eğitimdir. Eğitim alanında şu an için Web 2.0 ve Enterprise 2.0 gibi tamamen kurumlara özel seminer/eğitim programları mevcuttur. Araştırma hizmetinin kapsamı ise tahmin edileceği gibi dönem dönem Webrazzi,‘den kısa parçalarına yer verdiğim özel araştırma raporlarıdır. “Türkiye’de sosyal ağlar”, “potansiyel yatırım alanları”, “Türkiye’de web girişimi satın alma trendleri” gibi. Bu raporlar şirketlere özel hazırlandığı için detaylarını paylaşmam maalesef herzaman mümkün olmuyor. Crenvo‘nun melek yatırım desteği belirli dönemlerde açılacak başvuru süreleri kapsamında yönetileceği için kısa süre sonra açılacak başvuru dönemi için şimdiden hazırlık yapmak önemli olacaktır. " (Webrazzi'den alıntıdır)

Melek yatırım (business angel) süreci, hayata geçmemiş projelere, daha çok çok erken aşamasında, daha ürün ve ispat ortada yokken yatırım yapan bir süreç. Yatırım miktarı çok çok büyük değildir. Girişimcinin değer yarattığı y-combinator.com modeli Türkiye'de Crenvo ile gerçekleşecek uygulama modeline benzer bir model. Y-combinator'da maksimum 25,000$'lık yatırım sağlanıyor ve melek yatırımcı girişimden %5-6'lık pay alıyor. Türkiye'deki durum ise farklı; melek yatırımın dönüşü çok hızlı beklenmiyor. Üst limitler de geçerli değil yani 25,000$ üst sınır değil yeterki fikir sahibi projesini sahiplenip başında dursun. Crenvo sayesinde, şirket kaynakları dışında yurt dışından da yatırımcı olucak.

Web 2.0

Web 2.0, zamanında bir grup kişinin internet dünyasındaki değişimi görüp; "eskiden içeriği verirdik onlar takip ederdi, artık birileri içeriği yaratıyor" sonucuna varmalarıyla ortaya çıkmış.

Ekim 2005'ten itibaren Web 2.0 ile,

  • Tasarımlar öne çıktı
  • Teknolojiye göre tasarım
  • Modüler paylaşım: XML, RSS
  • CSS ile grafik kullanımı azaldı
  • Karşılıklı güven: "Gelin benim siteme bilgi ekleyin"
  • Tasarım değişti: Büyük pikselli yazılar ortaya çıktı
  • Dışarıdan gelen içerik & içerik paylaşımı
  • Wikipedia: ücretsiz sahipler, ansiklopedik bilgi
  • Youtube: Paylaşımlı video seyretmek
  • Para kaynağı=Premium servis + reklam taban

Artık dünya Web 3.0 -anlamsal (semantik) web dünya-yı beklerken, Türkiye henüz Web 2.0 kültürüne bile hazır değil. Çünkü Türkiye'de daha çok yurt dışından alıntı yapıldığı gözleniyor. Örneğin vidyo kategorisine bakıldığında, Youtube'da Sütü seven kamyoncu, İdare edemem anne gibi örnekler mevcut olsa da, bu istisnalar dışında kaliteli user generated content göremiyoruz. Hele ki, Mentos+Diet Coke çalışmaları ile karşılaştırırsak:







Yine, Wikipedia.tr'ye baktığımızda, çok az makale olduğunu görüyoruz ve bu makaleler bilgi açısında çok mu değerli? Orası tartışılır...

Ne yani Web 2.0'a hazır değiliz, Web 3.0'a hiç mi geçemeyiz?!

İşte burada istisnai bir durum söz konusu: Türk'ler teknoloji konusunda dünyadaki koronolojik sıraya çoğu zaman uymamıştır. Yani biz bazen ara süreçleri yaşamadan atlarız. Örneğin, Migros'tan alışveriş ederken birden bire hepsiburada'dan sanal alışveriş etmeye geçtik. Fakat yurt dışında bu süreç bu kadar kolay olmadı. Sürecin akışı: market alışverişi, katalog alışverişi, tele-marketing ve e-ticaret şeklindeydi. Bizde ise katalog ve telemarketing olağan sürecin aksine şimdi şimdi başladı.

Rekabet pazarla sınırlı değildir

  • İzlesene.com'un rakibi youtube. Youtube kapandığında izlesene.com'un ziyaretçi sayısı 2 katına çıkıyor. Ancak bu 2 örneğe bakıldığında, izlesene.com'a gelen ziyaretçi genellikle bir linkten dolayı gelirken, youtube'a gelen kişi anasayfadan bişeyler arıyor. Bilinirlik ve başarı bu olsa gerek. Esasında bu örnekte gösterilmek istenilen bir karşılaştırmadan ziyade, internet kullanıcısının artık Türkçe içerik olup olmamasına önem vermediğiyle alakalı. Bunun en iyi örneği de facebook. Facebook; tasarımı olmayan, kullanımı oldukça zor ve dili ingilizce bir site olmasına rağmen yonja.com'u oldukça sarsan, içeriğini dışarı açmasına neden olan bir örnek.
  • Tersi bir örnek ise Blogcu vs. Blogger arasında: Nokta tarafından satın alınan Blogcu.com, Alexa'da Türkçe siteler arasında 12. sıradaydı. Reklam geliri yoktu fakat trafiği çok yüksekti. İçeride de önemli sayıda bilgi girişi yapan insan vardı. Ve şuan Blogger'a rağmen, Blogcu Türkiye'de 1. sırada.

Trendler...Trendler...

Arda Kutsal'a göre 2008'in trendi komuniteler. Yani ortak zevke sahip insanların bulunduğu siteler. Ancak bağlantı kurmak ile ortak hareket etmek aynı şeyler değil. İnsanlar facebook vs. ile 10 senelik arkadaşlarını bile buldular, şimdi ise sıra ortak hareket ermekte.

2007'de Twitter fırtınasına karşılık Arda Kutsal derki: "2008 Twitter'ı Friendfeed"

Friendfeed; youtube, flickr, del.icio.us, twitter gibi çeşitli sitelerde hesabı olan kullanıcıların, bu hesapları tek bir friendfeed hesabı ile toplamasına olanak sağlayan bir site. Böylece kullanıcının herhangi bir hesabında yaptığı değişiklik (Twitter mesajları, youtube'a video ekleme, flickr'a yeni resim yükleme vs) friendfeed'den takip edilebiliniyor. Yani tüm network dünyası tek bir kanalda önümüze seriliyor.

12 Nisan 2008 Cumartesi

Ersan Özer abimizdirr!!

ersan özerŞuan günde 16-18 saatini (uyumadığı her anı diyelim) nette geçiren birisinden bahsediyoruz. Bu bir internet aşkımıdır , bağımlılığımıdır diye düşünüoruz. Sanırım ikisi bir arada...Bahsi geçen kişi itiraf.com'dan tanıdığımız Ersan Özer'den başkası değil! 1969 doğumlu SüperErsan abimiz tam bir internet aşığıymış meğer!

Anadolu Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra hepimizin aklında yer eden Şok gibi TV projelerinde yer alan Özer, 99 yılına kadar bi-fiil televizyon ve basında yer almış (örnekler: NTV-Hürriyet-Akşam)

Sabahın köründe aklına esen fikri (detaylar için: Ve ersan özer itiraf.com'u yarattı) yaratıp 3 ay amatörce devam ettirdikten sonra Mehmet Budak/Canan Çelebioğlu'ndan bir ortaklık teklifi alıyor. İtiraf.com aslında para kazandıran bir proje değilmiş, ancak Ersan Özer'e kişisel fayda sağlamış; yani türkçesi: sağlam referans olmuş bu proje! Bu arada da Akşam gazetesinde köşe yazarlığını sürdürmüş. 5 senesini yiyen itiraf.com Ersan Özer'e interneti öğretmiş. Örneğin, itiraf.com'a ne kadar fonksiyon eklemeye çalıştıysa başarısız olmuş. Alışveriş..itiraf.com arkadaş..forum..olmamış, tutmamış hiç biri. Sonra burdan bir ders çıkmış: demekki insanlar alışveriş için alışveriş sitesine gidiyo, itiraf etmek için itiraf.com'a geliyo. Fonksiyon bileşkesi her zaman olumlu yönde hareket etmiyo..

Gel zaman git zaman abimiz çoluk çocuğa karışınca işin rengi değişmiş...Oğlunun doğduğu gece itiraf.com'un hayatının büyük bir kısmını ele geçirdiğinin farkına varmış ve hemen o gece siteyi satmaya karar vermiş. Bir hışımla kendini Mehmet Budak'ın yanında bulmuş ve itiraf.com ile 2005 yılında yollarını ayırmış.

SÜPERsan Özer!!istanbul.net, izmir.net, ankara.net logo

Ersan Özer'i Türkiye'de amatör olarak internetten para kazanan ilk kişi olarak ilan edebiliriz. İtiraf.com macerasından sonra yeniden TV'ye terfi etmiş. Reklamcılık ve bi kaç yapımdan (Şahan vs) sonra yine tilki dükkanına dönüş: şehre özel olan ilk arkadaşlık sitesi fikri istanbul.net, ankara.net, izmir.net ile olmuş.

Üyelik usulü para kazanan sitelere bakıldığında ilk sırada yer alan porno içeriği arkadaşlık siteleri izler. Ersan Özer de buradan feyiz almış. Muhadilleri olan hantal bir siberalem ve demode yonja.com karşısında oldukça başarılı duran bu 3lü comboya güven sonsuz. Toplam üye sayısı 2 milyon. Başlangıçta iş planı yokmuş, bi nevi deneme yanılma ile orta yol bulunmuş.

Zaten Türkiye şartlarında bir iş planı yapıyorsanız sadece %20'si verilere dayalıdır, geri kalan %80'i atmasyondur diyor Ersan Özer. Çünkü Türkiye'de sanal iş modellerine dair henüz doğru düzgün data yok.

istanbul.net, ankara.net, izmir.net 3lüsünü incelersek:
  • Bayanlara üyelik ücretsiz, baylara paralı (ee serbest piyasa ekonomisi :P )
  • Sitedeki kadın sayısı yaklaşık 34-40,000. 2 senede 250,000 kişiden para kazanmışlar. Hislerine güvenilen 2 bayan site güvenliğinden sorumlu, amacından sapanları yakalamakla görevliler.
  • istanbul.net üye sayısı:1,361,589
    izmir.net: 773,884
    ankara.net: 412,271
  • peki bu sitelerin artıları neler?
    -ilçeye ve semte göre arkadaş arayabilirsiniz
    -profilinizi gezenleri takip edebilirsiniz
    -sizi favori listesine ekleyenleri (potansiyel sevgili adayları :P) görebilirsiniz
    -size "evet" diyenlerden haberiniz olur
  • Ancak gözünüze kestirdiğiniz bir üyeye mesaj atmak istiyorsanız her 3 sitede de geçerli olan gold üye olma şartı var. Yani belirli bir ücret karşılığında üyeliğin nirvanasına çıkıp, tüm opsiyonları kullanacak, açılacak, enginlere sığmayacaksınız! Ödeme şekli olarak da havale ya da kredi kartı seçeneğiniz var. (genelde kullanım oranları %10 havale %90 kredi kartı şeklindeymiş. GittiGidiyor çatısındaki siteye güven de haklı olarak epey yüksek)
  • Buarada evlilerin girmesinin yasak olduğunu da hatırlatalım. Bu siteler sizin bildiğiniz "married but available" sitelerine benzemez!
  • Ya bu Ersan Özer de ne ballıymış canım istanbul, izmir, ankara domainlerini ne güzel de bulmuş diyenlere de duyuralım:
    • istanbul.net alan adı 35,000 dolara
    • izmir.net 1,000 dolara (piyasadan habersiz bir arkadaştan:) )
    • ankara.net 25,000 dolara alınmış. Çünkü alan adı oldukça önemli ve bu maliyetlere katlanılması zorunluydu. uzmantv, sevgi.net, güncel.net, timsah.com'da da alan adının ilginç ve akılda kalabilirliği başarı faktörleri arasında sayılabilir.
"UzmanTv izleyen bilir" hikayesi

uzmantv logoUzmanTV şuan istanbul.net'in kazancını tüketen, sürekli yatırım yapılan bir site. Henüz para kazanmıyor. Çıkış noktası ise, genellikle soru cevap şeklinde, bilgi verici sitelerin yurt dışında yayılması ve Türkiye'de olmaması.

UzmanTV değer zinciri ise şöyle:
  1. 20 kişilik bir ekip uzmanları buluyor.
  2. Daha sonra 2 çekim ekibi+1 yönetmen, olay mahalline (uzmanın ayağına) gidiyor ve editörün önceden hazırladığı soruları yöneltiyor.
  3. Günde 2 ekip görev yapıyor, yaklaşık 6 uzmanla 12 çekim yapılıyor.
  4. 4 ekip de montajda görevli. Zaten en çok zaman orada geçiyor, onlar hergün çalışıyor.
Bilgi=UzmanTV bilinirliği oluştuğu anda UzmanTV "olmuş" denilicek. Bi nevi Türkiye'nin wikipedia'sı olma amacı güdülüyor. Bu oluştuktan sonra sitede eğitimler yer alacak ve bu eğitimler DVD fiyatına satılacak. Sonra da kur satma fikirleri var.

UzmanTV'e bireysel giriş günde 50-60,000. Sayfa gösterimi ise ayda 10,000. Tüm bunlar da doğal olarak UzmanTV'yi Doğan grubunun ilgi alanları arasına sokuyor. İstanbul.net sayfa gösterimi ise ayda milyarlara vuruyormuş.

Ersan abi bize kitap yaz!

Ersan Özer yaşadığı bu tecrübeleri, hataları ve doğrularıyla kitaba dökmek istiyor. İnternetten para kazanan ilk amatör olarak bu kitabın Türkiye'deki sanal iş dünyasına büyük katkı sağlayacağına eminim. Yaşadığı tecrübeler ona şunu öğretmiş: servis satma modeli (gittigidiyor gibi) olağan üstü bir model. Düzgün bir platform oluşturup, içeriği kullanıcıların belirlemesine olanak tanımak da populer bi hal aldı. (ünlü örnek: facebook) Şu sıralar Ersan Özer'in endişeleri ise Web 2.0'ın bu denli yayılması yönündeymiş...

9 Nisan 2008 Çarşamba

Sahibinden neler neler var!

1 Nisan'da ağırladığımız Sahibinden Genel Müdürü Müge Seymen ve kurucu ortağı Mert Aksoy'dan sitenin kuruluş hikayesini dinleme fırsatı bulduk. Öğrendik ki, Sahibinden'in kuruluşu meğer taa 2000'deki bir arkadaş toplantısına uzanıyormuş. Mert Aksoy'ın bir arkadaşının arabasını değiştirme isteği site için fikrin çıktığı ilk an olmuş. 2.el araba satışı için ozamanlar tek yol var: gazeteye ilan vermek. Ancak gazetelerdeki ilanlar da malum; bilmece gibi bilmemkaç kilometrede (genellikle) temiz bilmemne model araba. İyi de sadece bu kadar mı? Bu bilgiler yeterli mi? Aksoy ve arkadaşları o geceki sıkıntıdan feyiz alıyorlar ve ilhamı da ilanlardaki "sahibinden" yazısından alarak sahibinden.com'u kuruyorlar. Tabii bu domain name'i de almak o kadar kolay olmuyor, daha kuruluş aşamasında 10 bin dolar gözden çıkarılıyor.. Sonra da gazete ilanlarını, ilan sahiplerini arayıp izin aldıktan sonra tek tek siteye giriyorlar.

28 Mart 2008 Cuma

"Death is the road to awe..."

Hayatta en çok sevdiğiniz kişinin amansız bir hastalığa yakalandığını düşünün... Bir an için farzedin ki siz doktorsunuz ve eşiniz kanser.. Agresifçe büyüyen ve tedavilere cevap vermeyen bi kanser.. Bir doktor olarak hangisini seçerdiniz? Karınızın son anlarının tadını çıkarmayı mı yoksa gece gündüz demeden kanseri yenmenin yollarını bulabilmek için çalışmayı mı?

Fountain (Kaynak) da tam böyle bir hikayenin üzerine kurulu: Tom Creo (Hugh Jackman) ve Izzi Creo (Rachel Weisz) çok acı bir gerçeğe karşı kendilerine özgü yöntemleriyle ayakta duran bir çifttir. Beyninde agresif şekilde büyüyen bir tümor ile Izzi, ölüm gerçeğine karşı Maya efsaneleriyle kendini telkin etmekte ve ölüm sonrası yaşama inanmaktadır. Doktor olan eşi Tom ise, Izzi'nin ölümünü engellemek için elinden geleni yapmakta, tüm saatlerini kanseri önlemek için yaptığı testlere harcamaktadır. Ancak bu sırada son günlerini daha dolu geçirmek isteyen karısını da farkında olmadan ihmal etmekte; karısının ölümü bir son değil, aksine sonsuzluk olarak görmesine kayıtsız kalmaktadır. Çünkü ölümü kabullenmek bi yana dursun, onun tek isteği çok sevdiği karısını sonsuza dek yaşatmaktır...

Izzi ise hastalığı ilerledikçe daha derin duygulara kapılmakta ve hayata daha sıkı sıkıya tutunmaktadır. Yazdığı hikaye de aslında bize neler hissetiğini çok iyi gösteriyor. Izzi sonsuz hayatı arayan bir kraliçe ve bu kraliçe için ölümsüz hayat ağacını bulmaya söz veren conquistador'un olduğu bir hikaye yazmaktadır. Aslında bu hikaye de bir nevi analojidir. Ölümsüzlüğün peşindeki Izzi'dir ve ona hayat vermek için çabalayan conquistador da Tom'dan başkası değildir.

Izzi hikayesini bitirmez; son bölüme kadar gelir ve hikayeyi Tom'un bitirmesini ister. Tam bu noktada da aralarındaki aşkın gücünü; Izzi'nin sadece hikayesinin sonunu değil kendi yaşamı ile ölümü arasındaki çizgiyi de Tom'un ellerine teslim ettiğini görüyoruz, parçalanıyoruz...

Yavaş yavaş soğuk/sıcak duyularını da kaybeden Izzi bir kriz geçirir ve hastaneye kaldırılır. Izzi'nin durumunun gittikçe kritikleşmesi ise Tom'u çalışmak için daha çok hırslandırır ve yine karısının yanında olmak yerine laboratuvarda yılmadan çalışmaya devam eder. Sonunda çabalarının karşılığını da alır; bir çeşit ağaç özüyle yaptığı deneyler sonucu, kanseri durdurmanın çaresini bulur. Fakat bu uğurda son günlerini ihmal ettiği karısı Izzi artık yoktur...

Filmin bundan sonrası oldukça duygu yüklü ve Hugh Jackman'ın muhteşem oyunculuğunu izlediğimiz sahnelerle dolu... Özellikle karısını kaybeden bir eş olarak muhteşem bir oyunculuk sergilediğini söylemeliyim. Rachel Weisz zaten yorumsuz zira ölümle yüzyüze fakat buna aldırmaz görünüp, kendine yaşama tutunmak için sebepler yaratan eş rolüyle içimizi sızlatıyor. Film müzikleri ise tek kelimeyle mü-kem-mel! Clint Mansell yine kendini aşıyor ve müziğiyle filmin her anını beynimize kazıyor.. İşte bu yüzden "Death is the road to awe" diyince filmi izleyen herkes aynı sahneyi ve aynı müziği hatırlayabiliyor...Başka kim koca bir filmi 8 dakikalık müzikle özetleyebilirdi ki...

Filmi izlerken aslında aynı anda 3 hikayeyi birden izliyoruz. Jackman'ı bir kapsülün içinde Tai-Chi yapan bilge bir astronot, yaşam ağacını bulmak uğruna korkusuzca savaşan conquistador ve kendini adeta kanserin çaresini bulmaya adamış doktor Tom olarak iç içe izliyoruz.
Yönetmen Darren Aronofsky (aynı zamanda bizi hayata küstüren Requiem for a Dream filminin de yönetmeni) yine kafalarımızı allak bulak edip sinirlerimizi laçka hale getiriyor. (şahsen bende böyle bir etki yarattı) Bu arada ek bilgi: Aronofsky, çektiği film boyunca sakalını kesmeme alışkanlığını bu filmde de sürdürmüş. 2006 yapımı olan film aslında 2002 yılında Cate Blanchett ve Brad Pitt'in yer aldığı $75 milyon bütçeli bir proje olarak start almış. Ancak Aronofsky ile Brad Pitt arasındaki anlaşmazlıkların da etkisiyle, Brad Pitt Troy filmini tercih etmiş ve çekimler iptal edilmiş. Hollywood temasına karşı duran yönetmen tam 2 sene sonra 2004 yılında projesine Weisz ve Jackman ile ($35 milyon bütçeli) devam etmiş. Şahsen bu duruma üzüldüğümü söyleyemicem zira bu filmde Weisz ve Jackman dışında kimsenin aynı derin etkiyi yaratabileceğini düşünmüyorum.

Film sizi, ilginç sonu ve iç içe girmiş kurgusuyla kafanızda bi sürü soru işaretiyle bırakabilir, normaldir. Aynı zamanda da oldukça akıcı olduğu için bu ayrı 3 hikayeyi bağdaştırmakta zorlanabilirsiniz. Ancak film boyunca zaman zaman gözlerinizin dolacağı da kesin...

Peki film bize neyi söylemeye çalışıyor? Benim şahsi, naçizane yorumlarım şu şekilde...Öncelikle ölüm gerçeğine karşı birbirini bu kadar çok seven iki insanın nasıl davrandığını görmek gerçekten etkileyici. Izzi kendini ve aynı zamanda eşini sonsuz hayata inandırmaya çalışıp son günlerini daha dolu dolu yaşamak isterken, Tom duygularını çok belli etmeyip daha konsantre şekilde araştırmalarına devam ediyor. Çünkü o Izzi gibi ölümü kabullenmek yerine, karısını asla kaybetmemek için savaşıyor. Ancak gönül isterdi ki, Tom ve Izzi birlikte geçen son günlerini daha güzel daha dolu geçirebilselerdi... Tom çalışmalarının karşılığını alıyor ama asıl amacını yine de gerçekleştiremiyor, karısının ölümünü engelleyemiyor... Daha önce de değindiğim gibi, eşini kaybeden Tom rolünün üstesinden fazlasıyla geliyor Jackman, bizi de kendiyle beraber ağlatıyor...Ve Tom 3 hikayede de aynı sonu yaşıyor yani hep kaybediyor, bi türlü amacına ulaşamıyor.. Film bize aslında 3 yolla da aynı şeyi söylüyor: Sonsuz hayat, masallarda bile mümkün olmuyorsa yapılacak tek şey vardır: sevdiklerimizle geçirdiğimiz her anı doya doya, sanki "en son"muşcasına yaşamak...Çünkü 1 dakika, 1 saat ya da 1 gün sonrası asla garanti edilemez...

26 Mart 2008 Çarşamba

the 6th Tim Burton & Johnny Depp collaboration presents: Sweeney Todd, the Demon Barber of Fleet Street

Özgün yönetmen Tim Burton ile Hollywood'un en "cool" ve "versatile" oyuncusu Johnny Depp; Fleet Sokağı'nın Şeytani Berberi: Sweeney Todd için 6. kez bir araya geldi.

1979'da Stephen Sondheim ve Hugh Wheeler düzenlemesi ile Broadway'de defalarca gösterilen müzikal ilk kez beyaz perdeye taşındı. Eserin orijini ise The String of Pearls: the original tale of Sweeney Todd romanına dayanıyor. Anonim olan bu eser kimileri tarafından gerçek hayat öyküsü, kimileri tarafındansa 150 sene öncesinin Londra'sındaki suç ortamını yansıtan bir hikaye olarak yorumlanıyor.

Hikayenin konusu ise şöyle: Ünlü berber Benjamin Barker; karısı ve küçük kızıyla oldukça mutlu bir hayat sürmektedir. Ancak bu mutluluğu kıskanan Yargıç Turpin'in gözleri ve laneti bu ailenin üzerindedir. Cinsel zaafları oldukça baskın olan Yargıç; güzel karısını elde etmek için Benjamin Baker'ı Londra'dan sürdürür. Seneler sonra Barker geri döndüğünde artık hiç bir şey eskisi gibi değildir, hatta kendisi bile...

İlk yaptığı şey eski evine, aynı zamanda Mrs.Lovett'in dükkanına gitmek olur. Ancak ondan aldığı haberler hiç hoş değildir. Yokluğunda Yargıç'ın ailesine yaptığı kötülükleri ve karısının intihar ettiğini öğrenen Barker'in artık yaşamak için tek nedeni vardır: İntikam! Ailesinden uzakta geçirdiği işgence dolu yıllara rağmen tek suçu aptallaık ve saflık olan Benjamin Barker artık yoktur, ölmüştür...Artık Sweeney Todd vardır... Hayattaki en iyi dostu olan usturasını da artık intikam almak için kullacaktır. Tabi senelerdir ona aşık olan Mrs.Lovett'in büyük yardımlarıyla...

Bu sırada, Sweeney'i Londra'ya getiren genç denizci dolaşırken pencerede şarkı söyleyen bir genç kıza aşık olur ve izini sürmeye başlar. Aşık olduğu kız ise Yargıç Turpin tarafından odasına hapsedilen Sweeney Todd'un kızı Johanna'dan başkası değildir. Geçen senelerin değiştirmediği tek insan olan Yargıç Turpin hala zaaflarına karşı koymaktan acizdir ve bu sefer de Johanna'ya karşı isteklerine dayanamamakta ve onunla evlenmeyi planlamaktadır.

Tüm bunlardan habersiz olan Sweeney Todd ise içindeki nefretle bir an önce Yargıç Turpin'i öldürmek için yollar aramaktadır ancak onun Yargıç Turpin'e ulaşması imkansız olduğundan yargıcın kendi ayağıyla gelmesi gerekmektedir. Bu fırsat ise Adolfo Pirelli ( Sacha Boran Cohen) sayesinde gelir. Her hafta aynı gün, meydanda gösteri yapan Pirelli, küçük yardımcısı Toby'e (ki bu çocuk filmin sonlarına doğru önemli bir karakter olmaya başlıyor) eziyet eden gösteri düşkünü İtalyan bir berberdir. Bunu fırsat bilen Sweeney, Pirelli'ye meydan okur ve yargıcın yalakası olan Beadle Bamford (Timothy Spall)'un hakemliğinde "en hızlı ve pürüzsüz traş" yapanın kazanacağı bir yarış düzenlerler. Kazanan Sweeney Todd böylece bir ün kazanmış olur ve artık berber dükkanı süpriz müşterilere, kanlı ölümlere ve Mrs.Lovett'in turtalarına malzeme olacak cesetlere sahne olacaktır... Filmin bundan sonraki kısmında ise tüm olaylar düğümleniyor ve tempo en tepeye yüklesiyor. İzleyin görün:)

Film hakkında biraz da trivia:

*Başrol oyuncuları olarak Tim Burton'ın kankası ve fetiş oyuncusu Johnny Depp ve eşi Helena Bonham Carter'ın seçilmesi torpil çağrışımı yapsa da, işin aslı hiç böyle değil. Tim Burton'ın buradaki tek etkisi sadece öneri aşamasında ancak seçim kısmı muzikalin yaratıcısı olan Stephen Sondheim'a ait. Deneme kayıtlarını dinledikten sonra Helena'yı oldukça beğenen Sondheim, Depp'in rock tarzı konusunda ilk önce biraz tereddütlüymüş. Ancak (biraz da Tim'in aracı olmasıyla diyelim :) ) Depp ve Sondheim orta yolu bulmuş, iyi ki de bulmuş yoksa Depp in bu yeteneğinden, dolayısıyla da etkileyici sesinden mahrum kalıcaktık.

*Çekimler sırasında Johnny Depp'in kızı Lilly Rose'un ciddi böbrek hastalığı nedeniyle Depp çekimlere ara verdi. Kızının durumunun ciddiyetini koruması nedeniyle, Tim Burton'a yerine başka birini bulmasının daha iyi olacağını çünkü belki de çekimlere hiç dönemeceyeğini söylemiş. Ancak sıkı dostluk bu günler için.. Tim, Depp'in yokluğunda onun olmadığı sahneleri çekmeye devam etmiş ve dostunun onu yüz üstü bırakacağına dair ufak bi endişe duymamış. Ve de haklı çıkmış zira kızının durumunun düzelmesiyle Depp çekimlere geri dönmüş ve film tamamlanmış.

*Sacha Baron Cohen'nin italyan aksanlı performansları da oldukça beğenilen ve iddialı performanslardan.

*Johnny Depp'in bir ilk olarak müzikalde oynamasında Tim Burton'un parmağı var zira Depp sıkı dostu için "Tim'in yaptığı her işte oynarım. Benden bi uzaylıyla sevişmemi istese bile yapardım"

*Depp bu film ile 3. defa Oscar'a aday oldu. Bunun yanında kostüm dizayn ve sanat tasarımın da da Oscar'a aday olan film sanat tasarımı kategorisinde Oscar'ı kucakladı.

*Depp oynadığı filmleri izlemiyor. Daha doğrusu kendini izleme fobisi var bu yüzden bu filmi hiç göremicek: "Tim'in çalışmasını görmeyi çok istiyorum fakat maalesef içinde ben de varım" sözleri bizim için yeterli:)

*Johnny Depp ve Tim Burton bu film ile 6. kez bir araya geldiler. Bundan önceki projeleri: Edward Scissorhands, Corpse Bride, Charlie and the Chocolate Factory, Sleepy Hollow ve Ed Wood.

Bu filmle ilgili kendi yorumlarımı da aktarmam gerekirse; film Imdb'de 8 / 10 rating'e sahip. Zaten ilk vizyona girdiğinde Imdb Top 250'ye 125.sıradan girmişti ancak şu an liste dışında. Konuyu bilen ya da kitabını okuyan ya da müzikalini daha önceden izleyenler için güzel bir deneyim olmayabilir. Ancak Tim Burton'ın çok başarılı çekimleriyle yansıttığı kasvetli Londra ve Fleet Street manzaraları takdire şayan. Bana göre Johnny Depp'in de film sonlarına doğru kızının sağlık sorunlarından dolayı motivasyonu düşmüş...Son 10 dakika dışında filmin soluğu hiç kesilmiyo diyebilirim. Tim Burton'ın marjinal ve yaratıcı kişiliğini bilenler zaten çoktan izlemiştir ama hikayeyi hiç bilmeyenler ve "Hollywood konsepti" dışında birşeyler izlemek isteyenlerin kesinlikle kaçırmaması gereken bir yapım.

PS: film 13+ gösteriliyor ayrıca kan fobisi olanların gitmemesi de önerilir:)

25 Mart 2008 Salı

Kalbini Dinlemekten Vazgeçme...

Yaklaşık 1 ay önce ülkemizde vizyona giren, müzikal-drama August Rush-Kalbini Dinle orjinal hikayesi ve bana göre özenle çekilmiş kadrosuyla sizi adeta bir peri masalına götürüyor. (Bkz: August Rush Trailer)

Finding Neverland-Düşler Ülkesi ve Charlie and the Chocolate Factory - Charlie'nin Çikolata Fabrikası filmlerindeki performansıyla göz dolduran Freddie Highmore'un başrolünde oynadığı film aslında oldukça dramatik bir hikayeden yola çıkıyor.

Evan Taylor (Highmore), doğar doğmaz çocuk esirgeme kurumuna verilen ve 11 senedir burada yaşayan kimsesiz bir çocuktur. Ancak günlerini, onu bırakan anne ve babasına isyan etmek yerine etrafındaki sesleri dinleyip bunu çalabilme arzusunu hissederek geçirmekte ve ailesiyle bu şekilde contact kurduğuna inanmaktadır.

Ve Evan bir gün çocuk esirgeme kurumunu terkeder, kendini kalabalığın ve gürültünün merkezi New York City'de bulur. Burada tesadüfi bir şekilde karşısına müzik tutkunu, özgür ruhlu mızıkacı Maxwell "Wizard" Wallace (Robin Williams) çıkar. Genellikle yufka yürekli, iyi kalpli rollerle özdeşleşen Williams'ı burada nispeten kötü bir rolde izliyoruz. Evan; Wizard ve bir çok sokak çocuğuyla birlikte eski bir tiyatro binasında yaşamaya başlar ve bu sırada kendisinde doğuştan olan bir yetenek ortaya çıkar. Eline aldığı gitarı amatör fakat kendine özgü bir şekilde çalarak değişik ezgiler çıkaran Evan'ın bu yeteneği Wizard'ın dikkatini çeker ve bunu ticari bir şekilde kullanmayı kafasına koyar. Filmin adı August Rush'ın isim babası da esasında Wizard'ın ta kendisidir.

Bu olaylar gelişirken de ara ara geçmişe, Evan'ın çocuk esirgeme kurumunda geçirdiği 11 sene öncesine dönüp, masal gibi başlayan fakat dramatik bir şekilde gelişen olayları izliyoruz. Bir rock band'ın karizmatik vokalisti olarak karşımıza çıkan asi genç Louis Connely (Jonathan Rhys Meyers) ve çellocu kızımız Lyla Novacek (Keri Russel) peri masallarını aratmayacak şekilde karşılaşıyor ve Washington Square'de bir sokak mızıkacısının (bilin bakalım kim?) çaldığı "Moondance" şarkısının etkisiyle; terasta, tek geceye sığan bir aşk yaşıyorlar. Fakat bu mutluluk sadece 1 geceyle kalıyor ve ikili Lyla'nın babasının gazabına uğruyorlar. Bu tek gecenin hediyesi Evan'ın da gazabdan nasıl nasibini aldığını olaylar geliştikçe anlıyoruz. Ve tam 11 sene boyunca birbirlerini görmeyen Lyla, Evan ve Louis'in hayatları bir şekilde tekrar kesişiyor. E artık gerisini de anlatmayayım siz izleyin:)

Filmimiz En İyi Orjinal Şarkı dalında 2008 Oscar'larına aday! Konu müziğe gelmişken Louis Connely rolündeki Jonathan Rhys Meyers'ın performansına değinmeden olmaz. Soundtrack albumunde yer alan Break, Moondance ve özellikle This Time'daki performansı "Jonathan bırak sen The Tudors'u falan bi album çıkar doya doya dinleyelim" dedirtecek cinsten! Yakışıklılığının yanı sıra oyunculuk yeteneği ve vokal performansıyla Jonathan Rhys Meyers gönülleri fethetmeye devam ediyor.

Gelelim eleştirilere...Yönetmen koltuğunda oturan Kirsten Sheridan bu çok etkileyici ve orjinal konuyu bana göre çok başarılı çekememiş. Kurgudaki bazı kopukluklar oldukça göze batıyor. Örneğin, Lyla'nın boynundan düşen kolyeye özellikle vurgu yapıldı, sonra bu kolyeyi (dikkatli izlerseniz) Wizard'ın boynunda görüyoruz ama böyle bi sahne yok, atlanmış. Louis'in Lyla'yı internetten bulması da tam peri masallarına yaraşır cinsten çünkü tanışma esnasında sadece isimlerini söylediklerini görüyoruz:) Ve filmin sonuna da kulp takmadan geçemeyeceğim, zira 11 senedir birbirlerini görmeyen iki aşığın karşılaşması da heyecandan oldukça uzak sahnelenmiş. Bu nedenle filme yönelik eleştirilerin genellikle filmin sonuna yönelik olduğunu görmek muhtemel.
Her şeye rağmen August Rush-Kalbini Dinle; imdb kullanıcıları tarafından 7,4 ratingle taçlandırılmasını, duygusal ve oldukça orjinal hikayesine borçlu, zira imdbciler bu tür kopuklukları normalde affetmez. O nedenle sıkılmadan izleyeceğiniz, içinizi ısıtan, müziğin gücüne inandıran ilham verici bu filmi izlemenizi şiddetle önerirken satırlarıma filmden bir replikle son veriyorum:

“Müziğe bazı insanların peri masallarına inandığı gibi inanıyorum. Duyduklarım annem ve babamdan geliyor. Belki onlar da birbirlerini bu şekilde bulmuşlardır. Belki beni de öyle bulacaklardır…”
Evan Taylor-August Rush

18 Mart 2008 Salı

I'll Google you!

18 Mart 2008'de çok önemli bir konuğu ağırladık: Olağan üstü başarı örneği olan, artık ingilizce literatürüne "i'll google you" kalıbını sokan, Larry & Sergey ortak yapımı Google.com'u temsilen gelen medar-ı iftiharımız Mustafa İçil.

İstisnasız, bilgisayarı her açtığımızda browser'ımıza en az bir kez yazdığımız, hayatımıza o denli yerleşen www.google.com'un sadece geçmişini öğrenmekle kalmadık, Google Türkiye Pazarlama Direktörü olan Mustafa İçil'den de internet dünyasına dair önemli bilgiler, trickler edindik. Zevkle dinlediğim bu sunumu, elimden geldiğince zevkli okunacak şekilde aktarmaya çalıştım. Umarım başarılı olmuşumdur. İyi okumalar...


"Pazarlama"yı etkileyen trendler:

Baskı teknolojisi, pazarlama dünyası için bir dönüm noktası. Baskı teknolojisinin bulunmasıyla ile reklamlar başladı.

Fotoğraf devrimi, reklamlara duygusallık katan bir kilometre taşı.

Radyo devrimi ile farklılaştırıcı mesajlar verildi.

Televizyon devrimi ise hiç şüphesiz reklam alanını tırmandıran bir kırılma noktası oldu.
İlk TV reklamı 1 Temmuz 1941'de yayınlandı. 20 sn dönen bu reklamın bedeli sadece 9 dolardı.

ve İnternet devrimi...Oyunun kuralları tamamen değişti.

Google'un tarihçesi:

Stanford Üniversitesi'nde doktora yapan, birbirleriyle geçinmekten aciz 2 arkadaş olan Larry Page ve Sergey Brin, nasıl olduysa ortak bir vizyonda anlaşıyorlar.

Ocak 1996'da bir bitirme tezi olarak ortaya atılan hipotez, arama motorlarının o zamanki çalışma algoritmasından (trafiğe göre listeleme) farklı olarak yalnızca trafiğin değil, o siteye referans veren güvenilir siteler olup olmadığına göre de arama listelemeye dayanıyordu.

Yurt odasında başlayan bu girişim, daha sonra meşhur garaj evresine geçiyor. Aldıkları herşey 2. el. Bilgisayarları, serverları aklınıza ne gelirse...Hatta kasa alamayıp legolarla kapatmayı denemişler ve o legoların renkleri şimdi Google logo olarak karşımızda.

Daha sonra yatırımcı arayışına giriyorlar. İlk gittikleri yer ise: Yahoo. Yahoo düşünceyi dinliyor ve daha çok çalışın yine bakalım diyerek, ileride başına çorap örecek bu 2 dahiyi savıyor.

Bu gençlere ilk yatırım yapan US$100,000 çek ile Sun Microsystems'ın kurucusu Andy Bechtolsheim oluyor. Ancak bu çeki bozdurmak için şirketleşmek gerekiyor ve 2 kafadar "BackRub" (sırtı ovmak manasına gelen) adı ile ilk şirketlerini kuruyorlar. Ancak kahramanlarımız matematiği çok seviyor ve yarattıkları bu teknoloji matematiksel bir terim adı vermek istiyorlar. Matematikte sonsuz sayıyı temsil eden googol'dan esinlenereki dünyadaki tüm bilgileri (diğer bir deyişle sonsuz bilgiyi) organize etmek iddialarını Google (Eylül 97 google.com domain'i alınıyor, Eylül 98'de Google Inc. şirketleştiriliyor) ismi ile taçlandırıyorlar. Ve 98'de kazandıkları 1.1 milyon dolar ile aldıkları çeki da karşılamış oluyorlar. Hikayenin gerisini de zaten biliyoruz...

2008 Eylül'de 10 yaşını kutlayacak olan Google'un sayısız hizmetlerin gün içinde defalarca faydalanıyoruz: books, scholar, video, blogger, gmail-gtalk, maps, earth, adwords....

Peki Google neden en başarılı arama motoru?

Çünkü sade tasarımı ve kolay kullanımıyla Google sayesinde en kapsamlı aramayı, doğru sonuçları alarak, olabileceği en hızlı şekilde elde edebiliyoruz. Bütün bunları gerçekleştirebilmek için de sadece algoritmalar yeterli değil, her bilgi taramasının yenilenmesi de önemli. İşte bu yüzden google bir "innovative company" ve bu yüzden çalışanlarının zamanının %80'ini işi ile, %20'sini ise kendi istediği herhangi bir şeyle (örn: kendi yaratıcılığını kullanarak gerçekleştirmek istediği bir projesi olabilir) geçirmesine izin veriyor. Çünkü Google hep 1 numarada kalmalı. Kullanıcıyı hayal kırıklığına uğrattığı anda browserlarına www.yahoo.com yazacaklarını biliyor ve bu nedenle inovatif olmanın yanı sıra müşteri sadakatını korumayı hedefliyor. İletişim güçlendi herkese ses ulaşıyor. İyi projeler patlıyor, kötü projeler batıyor.

Adwods: Google'ın para kaynağı.

Adsense: Web sitesi sahibi firmalar gelir elde etmek için Google'dan reklam alıyor ve Google tıklama başına kazandığı paranın yarısından fazlasını site sahibine veriyor.

Faydalı istatistiki veriler:

Reklam harcamaları:
2007 yılında yapılan toplam 2.2 milyar dolar reklam harcamasının %53'ü TV'ye, %30'u basılı mecralara, %4'ü radyoya, %1'er de sinema ve internete harcanmış.

Medya tüketimi: %37 TV, %22 internet, %12 radyo, %10 gazete-dergi.

Reklamlar üzerine bir kaç sıralama
  • En dikkat çekenler sıralaması (çoktan aza): Bilboard-TV-internet
  • En çok bilgilendiren: İnternet-gazete
  • En eğlendirici: TV-internet
  • En rahatsız edici reklamlar: TV
  • Kişiyle ilgili reklam: İnternet (kişinin aradığı reklamı gösterebilmek, hedefe odaklanmak)
"İnsanlara sorsaydık daha hızlı at isterlerdi"

Bu bir zamanlar Henry Ford'un söylediği söz günümüzde artık geçerliliğini yitirmiş durumda. Henry Ford, tüketiciyi dinleyip ihtiyaçlarını yorumlayıp en uygun çözümü vermeyi önerirken, bugünün tüketicisi artık ne istediğini çok iyi biliyor hatta firmalardan bile daha hızlı düşünüyorlar.

İnternetteki trendlerin gelişimi ise aşağıdaki şekilde verildiği gibi:


ilk zamanlar insanların google'a bir kelime aratıp okuduğu zamanlar... Ulaşan hep tüketici, konulan her bilgiye onlar kendileri gidiyorlar. Daha sonra trend iletişime kaydı...Online ticaret, online konuşma..Ve günümüzde tüketiciler daha değerli çünkü kendilerine özel birşeyler yapıyorlar, kendilerinden birşeyler katıyorlar ve üretici artık tüketici neredeyse oraya gitmek zorunda çünkü tüketici artık gezinmiyor; eğer tüketiciye ulaşmak istiyorsa tüketici gezinmeli. Yani bir nevi krallık üreticiden tüketiciye geçti.

2006 Time dergisinin "person of the year" seçimi: You! Yani sizsiniz. Yani seçimini yapan, kendine özgü birşeyler yaratan, herşeye yön veren aktif tüketici.

10 yıl önce sadece 70 milyon olan internet kullanıcı sayısı şuan 1.2 milyara ulaşmış durumda. Genç nüfus yoğunluğuna sahip Türkiye'de ise sadece 9 milyon bilgisayar kullanıcısı varken, internet kullanıcı sayısı 20 milyon!

İnternet kullanım amaçları
  1. Bilgi arama: Günde 1 milyardan fazla bilgi aranıyor. Google'ın Türkiye'deki pazar payı %90 üzerinde, dünya çapında ise %70 dolaylarında
  2. İletişim: İnternet üzerinden 80 milyardan fazla "anlık ileti" yollanıyor. Atılan SMS sayısı ise 12 milyar.
  3. E-ticaret: Avrupa'daki online satış pazarı 130 milyon dolar değerinde
  4. Paylaşım: facebook, yonja, orkut 250 milyon üye...
  5. Eğlence: Youtube gerçeği...Her 1 saatte 6 saatlik video yükleniyor.
ve Google'dan özlü sözler...
*Küçük projeler, küçük ekipler

*Yaratıcı düşünce

*Ufak projelere önem ver, fikirlerin ölmesine izin verme

*Herkesten her an fikir alın

*Öğrenmeye aç olan elemanlar alın

*Risk alanı ödüllendirin, başarısızlığı cezalandırmayın (inovatifliğin kilit noktası)

Bir medar-ı iftihar örneği: Mustafa İçil

31 Ocak 1972 doğumlu Mustafa İçil, İstanbul Amerikan Robert Kolej'den mezun olduktan sonra üniversite eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde tamamlamıştır. Daha sonra aynı üniversite ve bölümde yüksek lisans yapmıştır.

Mezun olduğu tarihe kadar çeşitli teknoloji firmalarında yarı zamanlı olarak farklı pozisyonlarda görev alan Mustafa İçil, 1994-1995 yılları arasında Microsoft'un Chicago ofisinde Bilgi Teknolojileri Yöneticisi olarak çalışmıştır. Daha sonra Microsoft Türkiye ofisine Sistem Mühendisi olarak geçmiş, 1998 yılından itibaren de Windows'dan sorumlu Ürün Pazarlama Müdürü olarak görevine devam etmiştir. Bu rolüne parallel olarak Microsoft'un gelişmekte olan pazarlara yönelik stratejilerini takip eden ve Türkiye'deki bilgisayar penetrasyonunu arttırıcı projeleri yürüten ekiplerin proje liderliğini yapmıştır.

2005 yılında Apple IMC firmasına Pazarlama Müdürü olarak geçmiş ve 2 yıl boyunca Apple ve Adobe markalarının pazarlama stratejilerini oluşturmuş ve hayata geçirmiştir.

Bu dönemde yaptığı çalışmalarla Capital dergisi tarafından 2006 yılının zirvedeki pazarlamacıları arasında seçilen Mustafa İçil, 2007 yazında Google Türkiye ofisinde Pazarlama Direktörü rolüne gelmiştir.

Google Türkiye Pazarlama Direktörü olarak şu an hem marka yönetimi, hem ürün ve pazar stratejileri, hem de stratejik iş ortaklıkları konusunda Googlemarkasını Türkiye'de temsil etmektedir.

Mustafa İçil, profesyonel iş hayatının yanında farklı konferans, eğitim ve etkinliklerde marka yönetimi, stratejik planlama ve pazarlama teknikleri üzerine seminerler vermektedir. (Kaynak: LinkedIn, Kimkimdir.gen)