21 Nisan 2008 Pazartesi

Altı farklı hikaye, bir Bob Dylan.. "I'm Not There" Bir Bob Dylan Belgeselidir!

IF kapsamında Emek Sineması' nda gösterime giren I'm not There, bir yandan Bob Dylan hayranlarını üstadın farklı hayat evrelerine sokarken, bir yandan da eşsiz müzik ziyafeti veriyor. Bir Bob Dylan'dan kaç farklı hikaye çıkabilir? İşte size sadece altı tanesi! Birbirinden o kadar farklı bir o kadar da iç içe altı farklı Bob Dylan...Yönetmen koltuğundaki isim ise Velvet Goldmine yaratıcısı Todd Haynes.

Peki filmin ismi nerden geliyor? Asıl bomba burda işte! I'm not there aslında filmin soundtrack albumünde ilk kez yayınlanıncaya kadar hiç birimizin bilmediği bir Bob Dylan şarkısı! İşte size bu filmi izlemek için bahane: I'm not there'i dinlemek!!


Bob Dylan'ın 6 boyutuna inmek...



(Kronolojik olarak) ilk hikayemizin kahramanı, kendini herkese "Woody Guthrie" olarak tanıtan, ıslahevinden kaçıp kendini tren yolculuklarına atan siyahi ufaklığı canlandıran Marcus Carl Franklin, aslında elindeki "bu makine faşistleri öldürür" (This Machine Kills Fascists) yazılı gitarıyla Bob Dylan'ın gençliğini anlatıyor bize...

Ben Whislaw, kimini anladığımız kimini anlamadığımız sözleriyle Arthur Rimbaud (Bob Dylan'ın idolü olduğu bilinen ünlü Fransız şair) karakteriyle aslında Bob Dylan'ın genç, asi ve bi o kadar şairane olan yönünü gösteriyor...


En bomba performanslardan Christian Bale, Jack Rollins rumuzuyla, muhalif & politik şarkılarıyla folk şarkıcılıktan, papazlığa geçen ilahi karakteriyle başka bir Bob Dylan boyutu...

İnanılmaz bir performans sergileyen Cate Blanchett, Jude Quinn karakteriyle fiziksel olarak (neredeyse) bire-bir Bob Dylan'ı, yıldızının en çok parladığı fakat folktan elektroniğe kaydığı için hayranlarının sırt döndüğü dönemi başarıyla aktarıyor bize...

Ve Heath Ledger Robbie Clark rumuzuyla, Dylan'ın özel hayatını, eşiyle ayrılığını yaşatıyor bize...


Richard Gere ise yine yaşlı Dylan'a oldukça yakın görünümüyle, bi nevi inzivaya çekilmiş ya da bu özlemi çeken Bob Dylan'ı oynuyor.




Bu filmde izlediğimiz tüm görüntüler aslında Bob Dylan'ın hayatından birer kesit. Çünkü Bob Dylan hem bestecidir, hem yazardır, hem şairdir, hem müzisyendir...Mızıkası ve gitarıyla bir yandan çalıp bir yandan söylediği şarkıları hepimiz ezberledik bildik. Sıkılmadık dinledik. 1960'larda listeleri zorlayan Like a Rolling Stone....Stuck in the Middle with you...Kült bir Bob Dylan şarkısı: One more cup of coffee...

Filme bir nevi Bob Dylan belgeseli de denilebilir belki. Bob Dylan'ın hayatını izlerken o dönemlere ait kesitleri de izleyebiliyoruz. 1960-70'lerde gezinirken Vietnem Savaşı'na tanık olmak gibi...

Diyorum ki, her Bob Dylan hayranı bu filmi iz-le-me-li! Ve tabi Heath Ledger hayranları da..Heath Ledger'a bu filmde çok rol düşmüş zira 2 hayatı birden oynuyor aslında: Bob Dylan'ın hayatı ve ironik bir şekilde kendi hayatı...Karısından ayrılan, çocuklarından uzak baba rolü Heath Ledger'ın o dönemler çok sancı çektiği hayatından da bir kesit aslında..İzlerken bunu düşündük.. Neden bu filmin onu bu kadar yıprattığını anladık..Üzüldük..

Bu kadar hüzün yeter, Cate Blanchett'e de övgüde bulunmak lazım. Kimse ondan daha çok Bob Dylan'a benzetilemezdi diye düşünüyorum. Duruşu, mimikleri, konuşması inanılmaz bir performanstı; erkek oynayarak "Yardımcı Kadın Oyuncu" Oscar'ına aday olması enteresan olduğu kadar da yerinde bir kararmış. Tek falsosu ise bana göre, karakterine fazla feminen bir hava katan bakımlı ve manikürlü tırnaklarıydı..

Tartışmasız en komik sahnelerden biri Christian Bale'e ait. Folku bırakıp papaz olarak ilahi söylemesi, girdiği o mod, kesinlikle görülmeye değer sahnelerdendi :D

Çekimler de bahsedersek, Marcus Carl Franklin'un oynadığı sahneler renkli, Ben Whislaw'ınkiler siyah beyaz, Christian Bale renkli, Christian Bale siyah beyaz, Heath Ledger ve Richard Gere renkli çekilmişti. Zaten çekimler o kadar iç içe ki 10 dakka içinde 6 hikayeye de ziyaret ediyosunuz ve takip etmek zorlaşabiliyor. Bir de 2,5 saatlik filmi IF sayesinde benim arasız izlediğimi düşünün :)

Sonuç olarak, yarı müzikal, yarı belgesel ama tamamı Bob Dylan olan I'm not There'i tüm Bob Dylan dinleyicilerine öneriyorum. Bu filmin soundtrackleri çok değerli arkadaşlar! Tarz olarak da The Beatles şarkılarının işlendiği Across the Universe filmine oldukça benziyor. Ya 2 filmi de seversiniz ya 2'sinden de nefret edersiniz..Ama nefreti seçerseniz bence çok yazık ederseniz:) Hep aynı filmlerden sıkılmadınız mı! Biraz da farklı şeyler izleyin yahu!!!!



20 Nisan 2008 Pazar

Özgür Alaz bize e-ticaret tüyoları versene!

E-ticaret dersimiz kapsamında bu hafta da, 2000 yılı İTÜ İşletme Mühendisliği girişli Özgür Alaz'dan yeni internet trendlerini dinleme şansı bulduk. UnitedPlankton kurucularından olan Özgür, internet konusunda şimdiye kadar bir çok danışmanlık vermiş. Kendisini Google Bize Logo Yapsana kampanyasından hatırlıyor olmanız da muhtemel. Biz de kendisinden, internet iş planlarında neler olmalı konusunda faideli tüyolar edindik.

Özgür Alaz der ki; "Platformu yaratmak yeterli değil, kullanıcıya deneyim sağlamak önemli olan."

Sevdiğimiz oyun ve siteleri listeleyip (WoW, Facebook, Championship Manager, Sims gibi..) incelediğimizde gerçekten de şu mekaniklerin ortak olduğunu gördük/analiz ettik:

1-Toplayıcılık: Bağımlılık yapan bir mekanik. Aslında kolleksiyonculuk hemen hepimizin içinde olan bir özelliktir. Hepimiz küçükken birşeyler toplamışızdır. Şimdi ise oyunlarda silah topluyoruz, para/altın topluyoruz, arkadaş topluyoruz vs. Bu his o oyunu oynamamıza devam ettiren ya da o internet sitesinde durmamızı sağlayan bir etken.

  • Bir diğer örnek "popüler üyeler listesi" oluşturan siteler.. Üyelerin arkadaş sayılarına göre dizildiği ve en çok arkadaşı olanın en popüler olduğu siteler, kullanıcıları daha çok arkadaş edinme yönünde tetikler.
  • Başka bir örnek olan Google Reader ile yazdığımız blogları yada beğendiğimiz yazıları paylaşabiliyoruz.
  • Facebook'ta iRead aplikasyonu ile okuduğumuz kitapları topluyoruz.

Aslında tüm bu örneklerdeki psikoloji pokemon kartı toplayan çocuktan farklı değil..Kısacası yeni bir platforma değil yeni deneyimlere ihtiyaç var

2- Puanlama: Başarı ile başarısızı birbirinden ayıran bir mekanik. Başarmanın da bir işgücü olduğunu söylemeye gerek yok sanırım? Toplanan altın sayısı, level, fiksür...Bunların hepsi aşikar olduğumuz puan kriterleri..

  • Yelp örnek verilebilen bir değerlendirme sitesi. Buradaki üyeler; arkadaş sayısı, yorum/değerlendirme sayısı ve ilk olarak değerlendirme entrylerine (yeni bir doktor, yeni açılan bir yer) göre değerlendiriliyor ve üstün olan o networkte statü kazanıyor.
  • Youtube'a yüklenen bir vidyonun değerlendirme kriterleri: rating, izlenme sayısı, aldığı yorumlar. Puanlama maddi birşey kazandırmıyor, ancak bir kullanıcının vidyoları ne kadar çok izlendiyse o kadar çok statü artıyor. Kullanıcı açısında da youtube'dan çıkış zorlaşıyor.
  • Flickr: en ilginç fotoğraflar listeleniyor.

3- Geri bildirim: İş planlarında notification sistemleri de olmalı ki, kişi o sitede olan üyeliğini (uzun süre kullanmasa da) unutmasın. geri bildirim ile o siteye geri dönüş için bahaneler sunulabilir.. Örneğin facebook'tan gelen yeni arkadaş ekleme uyarısı gireceğimiz olmasa da siteye log-in yapmamızı tetikleyen bir faktör.

4- Etkileşim: Facebook wall-to-wall güzel bir örnek olabilir. Facebook, "ben insanları hangi bahaneyle sosyalleştirebilirm?" sorusuna oldukça yaratıcı çözümler sunuyor..Anasayfada her log-in olduğumuzda bir çok etkileşim fırsatıyla karşılaşıyoruz. (Kimler arkadaş oldu, kim hangi event'e katılıyor gibi)

Şimdi de yeni bir hizmet ile bir adım daha ileri attılar: Ortak arkadaşları paylaştığımız kullanıcıları anasayfada görüyoruz ve istersek arkadaş olarak ekleyebiliyoruz. Bundan daha iyi bir network olamaz!

5- Kişiselleştirme: Kişileştirmenin önde gideni, sunduğu zengin olanaklarıyla hiç şüphesiz Myspace.

Tüm bu mekaniklere göz önüne alarak Özgür Alaz diyor ki, yapacağınız işplanını platform olarak düşünmek yerine (ki yeterince platform var zaten) bunlara mekanikleri ekleyerek deneyim yaratın.

Ve değişik bir deneyim örneği: Zopa. Bir peer-to-peer (2 nokta arasında kısa yol) örneği olan Zopa, bankacılığın insandan insana uygulaması fikri üzerine kurulu. Kişiden kişiye kredi alıp vermek artık mümkün..Böylece kredi alırken (bankalara göre) daha düşük faizle, verirken de daha yüksek faiz olanağı sağlıyor. Ancak model dünyada oldukça başarılı olmasına rağmen Türkiye'de başarısız çünkü:

  • Dünyada kredi notu ile kişilere verilecek faiz oranları değişir ancak Türkiye'de henüz bu şekilde bir kredi notlandırma sistemi oturmuş değil
  • En önemlisi hukuksal engeller var..Zopa modelinde arada banka yokken, hukuksal engeller nedeniyle banka sokulursa banka kar alacağı için iş planı başarılı olamayacaktır.

Arda'dan Kutsal Bilgiler

15 Nisan'da Webrazzi, Blograzzi (sonu -razzi olan çoğu sitenin sahibi) sahibi olan Arda Kutsal'ı ağırladık. Blograzzi, Türkiye'deki blogları tek çatıda toplama amacını güden bir girişim. Kurucusu olduğu diğer bir şirket de web sitesi çok yakında hazır olacak olan Crenvo Bilişim Danışmanlık.

İş planlarına melek yatırım desteği sağlayacak olan Crenvo'yu Arda Kutsal'ın ağzından öğrenelim: "Crenvo, ana işi olarak internet şirketlerine danışmanlık hizmetleri sağlamaktadır. Bu hizmet kapsamını strateji, pazarlama, ürün, yönetim ve yatırım danışmanlığı gibi alt konulara bölmek mümkün. Crenvo‘nun danışmanlığa bağlı sağladığı alt hizmetler de araştırma ve eğitimdir. Eğitim alanında şu an için Web 2.0 ve Enterprise 2.0 gibi tamamen kurumlara özel seminer/eğitim programları mevcuttur. Araştırma hizmetinin kapsamı ise tahmin edileceği gibi dönem dönem Webrazzi,‘den kısa parçalarına yer verdiğim özel araştırma raporlarıdır. “Türkiye’de sosyal ağlar”, “potansiyel yatırım alanları”, “Türkiye’de web girişimi satın alma trendleri” gibi. Bu raporlar şirketlere özel hazırlandığı için detaylarını paylaşmam maalesef herzaman mümkün olmuyor. Crenvo‘nun melek yatırım desteği belirli dönemlerde açılacak başvuru süreleri kapsamında yönetileceği için kısa süre sonra açılacak başvuru dönemi için şimdiden hazırlık yapmak önemli olacaktır. " (Webrazzi'den alıntıdır)

Melek yatırım (business angel) süreci, hayata geçmemiş projelere, daha çok çok erken aşamasında, daha ürün ve ispat ortada yokken yatırım yapan bir süreç. Yatırım miktarı çok çok büyük değildir. Girişimcinin değer yarattığı y-combinator.com modeli Türkiye'de Crenvo ile gerçekleşecek uygulama modeline benzer bir model. Y-combinator'da maksimum 25,000$'lık yatırım sağlanıyor ve melek yatırımcı girişimden %5-6'lık pay alıyor. Türkiye'deki durum ise farklı; melek yatırımın dönüşü çok hızlı beklenmiyor. Üst limitler de geçerli değil yani 25,000$ üst sınır değil yeterki fikir sahibi projesini sahiplenip başında dursun. Crenvo sayesinde, şirket kaynakları dışında yurt dışından da yatırımcı olucak.

Web 2.0

Web 2.0, zamanında bir grup kişinin internet dünyasındaki değişimi görüp; "eskiden içeriği verirdik onlar takip ederdi, artık birileri içeriği yaratıyor" sonucuna varmalarıyla ortaya çıkmış.

Ekim 2005'ten itibaren Web 2.0 ile,

  • Tasarımlar öne çıktı
  • Teknolojiye göre tasarım
  • Modüler paylaşım: XML, RSS
  • CSS ile grafik kullanımı azaldı
  • Karşılıklı güven: "Gelin benim siteme bilgi ekleyin"
  • Tasarım değişti: Büyük pikselli yazılar ortaya çıktı
  • Dışarıdan gelen içerik & içerik paylaşımı
  • Wikipedia: ücretsiz sahipler, ansiklopedik bilgi
  • Youtube: Paylaşımlı video seyretmek
  • Para kaynağı=Premium servis + reklam taban

Artık dünya Web 3.0 -anlamsal (semantik) web dünya-yı beklerken, Türkiye henüz Web 2.0 kültürüne bile hazır değil. Çünkü Türkiye'de daha çok yurt dışından alıntı yapıldığı gözleniyor. Örneğin vidyo kategorisine bakıldığında, Youtube'da Sütü seven kamyoncu, İdare edemem anne gibi örnekler mevcut olsa da, bu istisnalar dışında kaliteli user generated content göremiyoruz. Hele ki, Mentos+Diet Coke çalışmaları ile karşılaştırırsak:







Yine, Wikipedia.tr'ye baktığımızda, çok az makale olduğunu görüyoruz ve bu makaleler bilgi açısında çok mu değerli? Orası tartışılır...

Ne yani Web 2.0'a hazır değiliz, Web 3.0'a hiç mi geçemeyiz?!

İşte burada istisnai bir durum söz konusu: Türk'ler teknoloji konusunda dünyadaki koronolojik sıraya çoğu zaman uymamıştır. Yani biz bazen ara süreçleri yaşamadan atlarız. Örneğin, Migros'tan alışveriş ederken birden bire hepsiburada'dan sanal alışveriş etmeye geçtik. Fakat yurt dışında bu süreç bu kadar kolay olmadı. Sürecin akışı: market alışverişi, katalog alışverişi, tele-marketing ve e-ticaret şeklindeydi. Bizde ise katalog ve telemarketing olağan sürecin aksine şimdi şimdi başladı.

Rekabet pazarla sınırlı değildir

  • İzlesene.com'un rakibi youtube. Youtube kapandığında izlesene.com'un ziyaretçi sayısı 2 katına çıkıyor. Ancak bu 2 örneğe bakıldığında, izlesene.com'a gelen ziyaretçi genellikle bir linkten dolayı gelirken, youtube'a gelen kişi anasayfadan bişeyler arıyor. Bilinirlik ve başarı bu olsa gerek. Esasında bu örnekte gösterilmek istenilen bir karşılaştırmadan ziyade, internet kullanıcısının artık Türkçe içerik olup olmamasına önem vermediğiyle alakalı. Bunun en iyi örneği de facebook. Facebook; tasarımı olmayan, kullanımı oldukça zor ve dili ingilizce bir site olmasına rağmen yonja.com'u oldukça sarsan, içeriğini dışarı açmasına neden olan bir örnek.
  • Tersi bir örnek ise Blogcu vs. Blogger arasında: Nokta tarafından satın alınan Blogcu.com, Alexa'da Türkçe siteler arasında 12. sıradaydı. Reklam geliri yoktu fakat trafiği çok yüksekti. İçeride de önemli sayıda bilgi girişi yapan insan vardı. Ve şuan Blogger'a rağmen, Blogcu Türkiye'de 1. sırada.

Trendler...Trendler...

Arda Kutsal'a göre 2008'in trendi komuniteler. Yani ortak zevke sahip insanların bulunduğu siteler. Ancak bağlantı kurmak ile ortak hareket etmek aynı şeyler değil. İnsanlar facebook vs. ile 10 senelik arkadaşlarını bile buldular, şimdi ise sıra ortak hareket ermekte.

2007'de Twitter fırtınasına karşılık Arda Kutsal derki: "2008 Twitter'ı Friendfeed"

Friendfeed; youtube, flickr, del.icio.us, twitter gibi çeşitli sitelerde hesabı olan kullanıcıların, bu hesapları tek bir friendfeed hesabı ile toplamasına olanak sağlayan bir site. Böylece kullanıcının herhangi bir hesabında yaptığı değişiklik (Twitter mesajları, youtube'a video ekleme, flickr'a yeni resim yükleme vs) friendfeed'den takip edilebiliniyor. Yani tüm network dünyası tek bir kanalda önümüze seriliyor.

12 Nisan 2008 Cumartesi

Ersan Özer abimizdirr!!

ersan özerŞuan günde 16-18 saatini (uyumadığı her anı diyelim) nette geçiren birisinden bahsediyoruz. Bu bir internet aşkımıdır , bağımlılığımıdır diye düşünüoruz. Sanırım ikisi bir arada...Bahsi geçen kişi itiraf.com'dan tanıdığımız Ersan Özer'den başkası değil! 1969 doğumlu SüperErsan abimiz tam bir internet aşığıymış meğer!

Anadolu Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra hepimizin aklında yer eden Şok gibi TV projelerinde yer alan Özer, 99 yılına kadar bi-fiil televizyon ve basında yer almış (örnekler: NTV-Hürriyet-Akşam)

Sabahın köründe aklına esen fikri (detaylar için: Ve ersan özer itiraf.com'u yarattı) yaratıp 3 ay amatörce devam ettirdikten sonra Mehmet Budak/Canan Çelebioğlu'ndan bir ortaklık teklifi alıyor. İtiraf.com aslında para kazandıran bir proje değilmiş, ancak Ersan Özer'e kişisel fayda sağlamış; yani türkçesi: sağlam referans olmuş bu proje! Bu arada da Akşam gazetesinde köşe yazarlığını sürdürmüş. 5 senesini yiyen itiraf.com Ersan Özer'e interneti öğretmiş. Örneğin, itiraf.com'a ne kadar fonksiyon eklemeye çalıştıysa başarısız olmuş. Alışveriş..itiraf.com arkadaş..forum..olmamış, tutmamış hiç biri. Sonra burdan bir ders çıkmış: demekki insanlar alışveriş için alışveriş sitesine gidiyo, itiraf etmek için itiraf.com'a geliyo. Fonksiyon bileşkesi her zaman olumlu yönde hareket etmiyo..

Gel zaman git zaman abimiz çoluk çocuğa karışınca işin rengi değişmiş...Oğlunun doğduğu gece itiraf.com'un hayatının büyük bir kısmını ele geçirdiğinin farkına varmış ve hemen o gece siteyi satmaya karar vermiş. Bir hışımla kendini Mehmet Budak'ın yanında bulmuş ve itiraf.com ile 2005 yılında yollarını ayırmış.

SÜPERsan Özer!!istanbul.net, izmir.net, ankara.net logo

Ersan Özer'i Türkiye'de amatör olarak internetten para kazanan ilk kişi olarak ilan edebiliriz. İtiraf.com macerasından sonra yeniden TV'ye terfi etmiş. Reklamcılık ve bi kaç yapımdan (Şahan vs) sonra yine tilki dükkanına dönüş: şehre özel olan ilk arkadaşlık sitesi fikri istanbul.net, ankara.net, izmir.net ile olmuş.

Üyelik usulü para kazanan sitelere bakıldığında ilk sırada yer alan porno içeriği arkadaşlık siteleri izler. Ersan Özer de buradan feyiz almış. Muhadilleri olan hantal bir siberalem ve demode yonja.com karşısında oldukça başarılı duran bu 3lü comboya güven sonsuz. Toplam üye sayısı 2 milyon. Başlangıçta iş planı yokmuş, bi nevi deneme yanılma ile orta yol bulunmuş.

Zaten Türkiye şartlarında bir iş planı yapıyorsanız sadece %20'si verilere dayalıdır, geri kalan %80'i atmasyondur diyor Ersan Özer. Çünkü Türkiye'de sanal iş modellerine dair henüz doğru düzgün data yok.

istanbul.net, ankara.net, izmir.net 3lüsünü incelersek:
  • Bayanlara üyelik ücretsiz, baylara paralı (ee serbest piyasa ekonomisi :P )
  • Sitedeki kadın sayısı yaklaşık 34-40,000. 2 senede 250,000 kişiden para kazanmışlar. Hislerine güvenilen 2 bayan site güvenliğinden sorumlu, amacından sapanları yakalamakla görevliler.
  • istanbul.net üye sayısı:1,361,589
    izmir.net: 773,884
    ankara.net: 412,271
  • peki bu sitelerin artıları neler?
    -ilçeye ve semte göre arkadaş arayabilirsiniz
    -profilinizi gezenleri takip edebilirsiniz
    -sizi favori listesine ekleyenleri (potansiyel sevgili adayları :P) görebilirsiniz
    -size "evet" diyenlerden haberiniz olur
  • Ancak gözünüze kestirdiğiniz bir üyeye mesaj atmak istiyorsanız her 3 sitede de geçerli olan gold üye olma şartı var. Yani belirli bir ücret karşılığında üyeliğin nirvanasına çıkıp, tüm opsiyonları kullanacak, açılacak, enginlere sığmayacaksınız! Ödeme şekli olarak da havale ya da kredi kartı seçeneğiniz var. (genelde kullanım oranları %10 havale %90 kredi kartı şeklindeymiş. GittiGidiyor çatısındaki siteye güven de haklı olarak epey yüksek)
  • Buarada evlilerin girmesinin yasak olduğunu da hatırlatalım. Bu siteler sizin bildiğiniz "married but available" sitelerine benzemez!
  • Ya bu Ersan Özer de ne ballıymış canım istanbul, izmir, ankara domainlerini ne güzel de bulmuş diyenlere de duyuralım:
    • istanbul.net alan adı 35,000 dolara
    • izmir.net 1,000 dolara (piyasadan habersiz bir arkadaştan:) )
    • ankara.net 25,000 dolara alınmış. Çünkü alan adı oldukça önemli ve bu maliyetlere katlanılması zorunluydu. uzmantv, sevgi.net, güncel.net, timsah.com'da da alan adının ilginç ve akılda kalabilirliği başarı faktörleri arasında sayılabilir.
"UzmanTv izleyen bilir" hikayesi

uzmantv logoUzmanTV şuan istanbul.net'in kazancını tüketen, sürekli yatırım yapılan bir site. Henüz para kazanmıyor. Çıkış noktası ise, genellikle soru cevap şeklinde, bilgi verici sitelerin yurt dışında yayılması ve Türkiye'de olmaması.

UzmanTV değer zinciri ise şöyle:
  1. 20 kişilik bir ekip uzmanları buluyor.
  2. Daha sonra 2 çekim ekibi+1 yönetmen, olay mahalline (uzmanın ayağına) gidiyor ve editörün önceden hazırladığı soruları yöneltiyor.
  3. Günde 2 ekip görev yapıyor, yaklaşık 6 uzmanla 12 çekim yapılıyor.
  4. 4 ekip de montajda görevli. Zaten en çok zaman orada geçiyor, onlar hergün çalışıyor.
Bilgi=UzmanTV bilinirliği oluştuğu anda UzmanTV "olmuş" denilicek. Bi nevi Türkiye'nin wikipedia'sı olma amacı güdülüyor. Bu oluştuktan sonra sitede eğitimler yer alacak ve bu eğitimler DVD fiyatına satılacak. Sonra da kur satma fikirleri var.

UzmanTV'e bireysel giriş günde 50-60,000. Sayfa gösterimi ise ayda 10,000. Tüm bunlar da doğal olarak UzmanTV'yi Doğan grubunun ilgi alanları arasına sokuyor. İstanbul.net sayfa gösterimi ise ayda milyarlara vuruyormuş.

Ersan abi bize kitap yaz!

Ersan Özer yaşadığı bu tecrübeleri, hataları ve doğrularıyla kitaba dökmek istiyor. İnternetten para kazanan ilk amatör olarak bu kitabın Türkiye'deki sanal iş dünyasına büyük katkı sağlayacağına eminim. Yaşadığı tecrübeler ona şunu öğretmiş: servis satma modeli (gittigidiyor gibi) olağan üstü bir model. Düzgün bir platform oluşturup, içeriği kullanıcıların belirlemesine olanak tanımak da populer bi hal aldı. (ünlü örnek: facebook) Şu sıralar Ersan Özer'in endişeleri ise Web 2.0'ın bu denli yayılması yönündeymiş...

9 Nisan 2008 Çarşamba

Sahibinden neler neler var!

1 Nisan'da ağırladığımız Sahibinden Genel Müdürü Müge Seymen ve kurucu ortağı Mert Aksoy'dan sitenin kuruluş hikayesini dinleme fırsatı bulduk. Öğrendik ki, Sahibinden'in kuruluşu meğer taa 2000'deki bir arkadaş toplantısına uzanıyormuş. Mert Aksoy'ın bir arkadaşının arabasını değiştirme isteği site için fikrin çıktığı ilk an olmuş. 2.el araba satışı için ozamanlar tek yol var: gazeteye ilan vermek. Ancak gazetelerdeki ilanlar da malum; bilmece gibi bilmemkaç kilometrede (genellikle) temiz bilmemne model araba. İyi de sadece bu kadar mı? Bu bilgiler yeterli mi? Aksoy ve arkadaşları o geceki sıkıntıdan feyiz alıyorlar ve ilhamı da ilanlardaki "sahibinden" yazısından alarak sahibinden.com'u kuruyorlar. Tabii bu domain name'i de almak o kadar kolay olmuyor, daha kuruluş aşamasında 10 bin dolar gözden çıkarılıyor.. Sonra da gazete ilanlarını, ilan sahiplerini arayıp izin aldıktan sonra tek tek siteye giriyorlar.