Hayatta en çok sevdiğiniz kişinin amansız bir hastalığa yakalandığını düşünün... Bir an için farzedin ki siz doktorsunuz ve eşiniz kanser.. Agresifçe büyüyen ve tedavilere cevap vermeyen bi kanser.. Bir doktor olarak hangisini seçerdiniz? Karınızın son anlarının tadını çıkarmayı mı yoksa gece gündüz demeden kanseri yenmenin yollarını bulabilmek için çalışmayı mı?Fountain (Kaynak) da tam böyle bir hikayenin üzerine kurulu: Tom Creo (Hugh Jackman) ve Izzi Creo (Rachel Weisz) çok acı bir gerçeğe karşı kendilerine özgü yöntemleriyle ayakta duran bir çifttir. Beyninde agresif şekilde büyüyen bir tümor ile Izzi, ölüm gerçeğine karşı Maya efsaneleriyle kendini telkin etmekte ve ölüm sonrası yaşama inanmaktadır. Doktor olan eşi Tom ise, Izzi'nin ölümünü engellemek için elinden geleni yapmakta, tüm saatlerini kanseri önlemek için yaptığı testlere harcamaktadır. Ancak bu sırada son günlerini daha dolu geçirmek isteyen karısını da farkında olmadan ihmal etmekte; karısının ölümü bir son değil, aksine sonsuzluk olarak görmesine kayıtsız kalmaktadır. Çünkü ölümü kabullenmek bi yana dursun, onun tek isteği çok sevdiği karısını sonsuza dek yaşatmaktır...
Izzi ise hastalığı ilerledikçe daha derin duygulara kapılmakta ve hayata daha sıkı sıkıya tutunmaktadır. Yazdığı hikaye de aslında bize neler hissetiğini çok iyi gösteriyor. Izzi sonsuz hayatı arayan bir kraliçe ve bu kraliçe için ölümsüz hayat ağacını bulmaya söz veren conquistador'un olduğu bir hikaye yazmaktadır. Aslında bu hikaye de bir nevi analojidir. Ölümsüzlüğün peşindeki Izzi'dir ve ona hayat vermek için çabalayan conquistador da Tom'dan başkası değildir.
Izzi hikayesini bitirmez; son bölüme kadar gelir ve hikayeyi Tom'un bitirmesini ister. Tam bu noktada da aralarındaki aşkın gücünü; Izzi'nin sadece hikayesinin sonunu değil kendi yaşamı ile ölümü arasındaki çizgiyi de Tom'un ellerine teslim ettiğini görüyoruz, parçalanıyoruz...Yavaş yavaş soğuk/sıcak duyularını da kaybeden Izzi bir kriz geçirir ve hastaneye kaldırılır. Izzi'nin durumunun gittikçe kritikleşmesi ise Tom'u çalışmak için daha çok hırslandırır ve yine karısının yanında olmak yerine laboratuvarda yılmadan çalışmaya devam eder. Sonunda çabalarının karşılığını da alır; bir çeşit ağaç özüyle yaptığı deneyler sonucu, kanseri durdurmanın çaresini bulur. Fakat bu uğurda son günlerini ihmal ettiği karısı Izzi artık yoktur...
Filmin bundan sonrası oldukça duygu yüklü ve Hugh Jackman'ın muhteşem oyunculuğunu izlediğimiz sahnelerle dolu... Özellikle karısını kaybeden bir eş olarak muhteşem bir oyunculuk sergilediğini söylemeliyim. Rachel Weisz zaten yorumsuz zira ölümle yüzyüze fakat buna aldırmaz görünüp, kendine yaşama tutunmak için sebepler yaratan eş rolüyle içimizi sızlatıyor. Film müzikleri ise tek kelimeyle mü-kem-mel! Clint Mansell yine kendini aşıyor ve müziğiyle filmin her anını beynimize kazıyor.. İşte bu yüzden "Death is the road to awe" diyince filmi izleyen herkes aynı sahneyi ve aynı müziği hatırlayabiliyor...Başka kim koca bir filmi 8 dakikalık müzikle özetleyebilirdi ki...Filmi izlerken aslında aynı anda 3 hikayeyi birden izliyoruz. Jackman'ı bir kapsülün içinde Tai-Chi yapan bilge bir astronot, yaşam ağacını bulmak uğruna korkusuzca savaşan conquistador ve kendini adeta kanserin çaresini bulmaya adamış doktor Tom olarak iç içe izliyoruz.

Yönetmen Darren Aronofsky (aynı zamanda bizi hayata küstüren Requiem for a Dream filminin de yönetmeni) yine kafalarımızı allak bulak edip sinirlerimizi laçka hale getiriyor. (şahsen bende böyle bir etki yarattı) Bu arada ek bilgi: Aronofsky, çektiği film boyunca sakalını kesmeme alışkanlığını bu filmde de sürdürmüş. 2006 yapımı olan film aslında 2002 yılında Cate Blanchett ve Brad Pitt'in yer aldığı $75 milyon bütçeli bir proje olarak start almış. Ancak Aronofsky ile Brad Pitt arasındaki anlaşmazlıkların da etkisiyle, Brad Pitt Troy filmini tercih etmiş ve çekimler iptal edilmiş. Hollywood temasına karşı duran yönetmen tam 2 sene sonra 2004 yılında projesine Weisz ve Jackman ile ($35 milyon bütçeli) devam etmiş. Şahsen bu duruma üzüldüğümü söyleyemicem zira bu filmde Weisz ve Jackman dışında kimsenin aynı derin etkiyi yaratabileceğini düşünmüyorum.
Film sizi, ilginç sonu ve iç içe girmiş kurgusuyla kafanızda bi sürü soru işaretiyle bırakabilir, normaldir. Aynı zamanda da oldukça akıcı olduğu için bu ayrı 3 hikayeyi bağdaştırmakta zorlanabilirsiniz. Ancak film boyunca zaman zaman gözlerinizin dolacağı da kesin...Peki film bize neyi söylemeye çalışıyor? Benim şahsi, naçizane yorumlarım şu şekilde...Öncelikle ölüm gerçeğine karşı birbirini bu kadar çok seven iki insanın nasıl davrandığını görmek gerçekten etkileyici. Izzi kendini ve aynı zamanda eşini sonsuz hayata inandırmaya çalışıp son günlerini daha dolu dolu yaşamak isterken, Tom duygularını çok belli etmeyip daha konsantre şekilde araştırmalarına devam ediyor. Çünkü o Izzi gibi ölümü kabullenmek yerine, karısını asla kaybetmemek için savaşıyor. Ancak gönül isterdi ki, Tom ve Izzi birlikte geçen son günlerini daha güzel daha dolu geçirebilselerdi... Tom çalışmalarının karşılığını alıyor ama asıl amacını yine de gerçekleştiremiyor, karısının ölümünü engelleyemiyor... Daha önce de değin
diğim gibi, eşini kaybeden Tom rolünün üstesinden fazlasıyla geliyor Jackman, bizi de kendiyle beraber ağlatıyor...Ve Tom 3 hikayede de aynı sonu yaşıyor yani hep kaybediyor, bi türlü amacına ulaşamıyor.. Film bize aslında 3 yolla da aynı şeyi söylüyor: Sonsuz hayat, masallarda bile mümkün olmuyorsa yapılacak tek şey vardır: sevdiklerimizle geçirdiğimiz her anı doya doya, sanki "en son"muşcasına yaşamak...Çünkü 1 dakika, 1 saat ya da 1 gün sonrası asla garanti edilemez...
3 yorum:
ve Tom'un kısık sesli konuşmaları...
Helal olsun valla...
Keske bu yazıyı filmi seyretmeden once okusaydım.. Ben baslarda bi sıkıldım bi sıkıldım, devamını getiremedim filmin..
Ama sen baya guzel anlatmıssın, en iyisi ben bir daha izleyeyim bu filmi :)
filmin sonunda -doğal olarak aynı kalemden çıktığı için- bir requiem for a dream etkisi oluşuyor..özellikle ilk kez izlendikten sonra; dayak yemiş gibi oluyorsunuz, boğazınıza bir yumruk oturuyor, kimi kesim hüngür hüngür ağlıyor..tepkilere diyebileceğim bir şey yok, nitekim bana kalsa yetmez..daha keskin duygular barındırıyor insan tüm onca kareyi izledikten sonra, bambaşka bir diyara yolculuk ediyor, etkileyici bir masalın içinde kayboluyor..durum böyle olunca, lakin oluşan durumdan kurtulmak istiyenler için, filmin etkisini 180 derece döndürebilecek, mutluluk katalizörü olabilecek bir kaç film önerebiliriz;
> amelie
> love actually
> little miss sunshine
> herhangi bir pixar animasyon filmi
(işte o filmler =P)
dediğim gibi teklif var, ısrar yok..bazılarımız bünyenin yaratmış olduğu bu melankolizmden hayli hoşnut kalabiliyor filmin sonunda..
Yorum Gönder