28 Mart 2008 Cuma

"Death is the road to awe..."

Hayatta en çok sevdiğiniz kişinin amansız bir hastalığa yakalandığını düşünün... Bir an için farzedin ki siz doktorsunuz ve eşiniz kanser.. Agresifçe büyüyen ve tedavilere cevap vermeyen bi kanser.. Bir doktor olarak hangisini seçerdiniz? Karınızın son anlarının tadını çıkarmayı mı yoksa gece gündüz demeden kanseri yenmenin yollarını bulabilmek için çalışmayı mı?

Fountain (Kaynak) da tam böyle bir hikayenin üzerine kurulu: Tom Creo (Hugh Jackman) ve Izzi Creo (Rachel Weisz) çok acı bir gerçeğe karşı kendilerine özgü yöntemleriyle ayakta duran bir çifttir. Beyninde agresif şekilde büyüyen bir tümor ile Izzi, ölüm gerçeğine karşı Maya efsaneleriyle kendini telkin etmekte ve ölüm sonrası yaşama inanmaktadır. Doktor olan eşi Tom ise, Izzi'nin ölümünü engellemek için elinden geleni yapmakta, tüm saatlerini kanseri önlemek için yaptığı testlere harcamaktadır. Ancak bu sırada son günlerini daha dolu geçirmek isteyen karısını da farkında olmadan ihmal etmekte; karısının ölümü bir son değil, aksine sonsuzluk olarak görmesine kayıtsız kalmaktadır. Çünkü ölümü kabullenmek bi yana dursun, onun tek isteği çok sevdiği karısını sonsuza dek yaşatmaktır...

Izzi ise hastalığı ilerledikçe daha derin duygulara kapılmakta ve hayata daha sıkı sıkıya tutunmaktadır. Yazdığı hikaye de aslında bize neler hissetiğini çok iyi gösteriyor. Izzi sonsuz hayatı arayan bir kraliçe ve bu kraliçe için ölümsüz hayat ağacını bulmaya söz veren conquistador'un olduğu bir hikaye yazmaktadır. Aslında bu hikaye de bir nevi analojidir. Ölümsüzlüğün peşindeki Izzi'dir ve ona hayat vermek için çabalayan conquistador da Tom'dan başkası değildir.

Izzi hikayesini bitirmez; son bölüme kadar gelir ve hikayeyi Tom'un bitirmesini ister. Tam bu noktada da aralarındaki aşkın gücünü; Izzi'nin sadece hikayesinin sonunu değil kendi yaşamı ile ölümü arasındaki çizgiyi de Tom'un ellerine teslim ettiğini görüyoruz, parçalanıyoruz...

Yavaş yavaş soğuk/sıcak duyularını da kaybeden Izzi bir kriz geçirir ve hastaneye kaldırılır. Izzi'nin durumunun gittikçe kritikleşmesi ise Tom'u çalışmak için daha çok hırslandırır ve yine karısının yanında olmak yerine laboratuvarda yılmadan çalışmaya devam eder. Sonunda çabalarının karşılığını da alır; bir çeşit ağaç özüyle yaptığı deneyler sonucu, kanseri durdurmanın çaresini bulur. Fakat bu uğurda son günlerini ihmal ettiği karısı Izzi artık yoktur...

Filmin bundan sonrası oldukça duygu yüklü ve Hugh Jackman'ın muhteşem oyunculuğunu izlediğimiz sahnelerle dolu... Özellikle karısını kaybeden bir eş olarak muhteşem bir oyunculuk sergilediğini söylemeliyim. Rachel Weisz zaten yorumsuz zira ölümle yüzyüze fakat buna aldırmaz görünüp, kendine yaşama tutunmak için sebepler yaratan eş rolüyle içimizi sızlatıyor. Film müzikleri ise tek kelimeyle mü-kem-mel! Clint Mansell yine kendini aşıyor ve müziğiyle filmin her anını beynimize kazıyor.. İşte bu yüzden "Death is the road to awe" diyince filmi izleyen herkes aynı sahneyi ve aynı müziği hatırlayabiliyor...Başka kim koca bir filmi 8 dakikalık müzikle özetleyebilirdi ki...

Filmi izlerken aslında aynı anda 3 hikayeyi birden izliyoruz. Jackman'ı bir kapsülün içinde Tai-Chi yapan bilge bir astronot, yaşam ağacını bulmak uğruna korkusuzca savaşan conquistador ve kendini adeta kanserin çaresini bulmaya adamış doktor Tom olarak iç içe izliyoruz.
Yönetmen Darren Aronofsky (aynı zamanda bizi hayata küstüren Requiem for a Dream filminin de yönetmeni) yine kafalarımızı allak bulak edip sinirlerimizi laçka hale getiriyor. (şahsen bende böyle bir etki yarattı) Bu arada ek bilgi: Aronofsky, çektiği film boyunca sakalını kesmeme alışkanlığını bu filmde de sürdürmüş. 2006 yapımı olan film aslında 2002 yılında Cate Blanchett ve Brad Pitt'in yer aldığı $75 milyon bütçeli bir proje olarak start almış. Ancak Aronofsky ile Brad Pitt arasındaki anlaşmazlıkların da etkisiyle, Brad Pitt Troy filmini tercih etmiş ve çekimler iptal edilmiş. Hollywood temasına karşı duran yönetmen tam 2 sene sonra 2004 yılında projesine Weisz ve Jackman ile ($35 milyon bütçeli) devam etmiş. Şahsen bu duruma üzüldüğümü söyleyemicem zira bu filmde Weisz ve Jackman dışında kimsenin aynı derin etkiyi yaratabileceğini düşünmüyorum.

Film sizi, ilginç sonu ve iç içe girmiş kurgusuyla kafanızda bi sürü soru işaretiyle bırakabilir, normaldir. Aynı zamanda da oldukça akıcı olduğu için bu ayrı 3 hikayeyi bağdaştırmakta zorlanabilirsiniz. Ancak film boyunca zaman zaman gözlerinizin dolacağı da kesin...

Peki film bize neyi söylemeye çalışıyor? Benim şahsi, naçizane yorumlarım şu şekilde...Öncelikle ölüm gerçeğine karşı birbirini bu kadar çok seven iki insanın nasıl davrandığını görmek gerçekten etkileyici. Izzi kendini ve aynı zamanda eşini sonsuz hayata inandırmaya çalışıp son günlerini daha dolu dolu yaşamak isterken, Tom duygularını çok belli etmeyip daha konsantre şekilde araştırmalarına devam ediyor. Çünkü o Izzi gibi ölümü kabullenmek yerine, karısını asla kaybetmemek için savaşıyor. Ancak gönül isterdi ki, Tom ve Izzi birlikte geçen son günlerini daha güzel daha dolu geçirebilselerdi... Tom çalışmalarının karşılığını alıyor ama asıl amacını yine de gerçekleştiremiyor, karısının ölümünü engelleyemiyor... Daha önce de değindiğim gibi, eşini kaybeden Tom rolünün üstesinden fazlasıyla geliyor Jackman, bizi de kendiyle beraber ağlatıyor...Ve Tom 3 hikayede de aynı sonu yaşıyor yani hep kaybediyor, bi türlü amacına ulaşamıyor.. Film bize aslında 3 yolla da aynı şeyi söylüyor: Sonsuz hayat, masallarda bile mümkün olmuyorsa yapılacak tek şey vardır: sevdiklerimizle geçirdiğimiz her anı doya doya, sanki "en son"muşcasına yaşamak...Çünkü 1 dakika, 1 saat ya da 1 gün sonrası asla garanti edilemez...

26 Mart 2008 Çarşamba

the 6th Tim Burton & Johnny Depp collaboration presents: Sweeney Todd, the Demon Barber of Fleet Street

Özgün yönetmen Tim Burton ile Hollywood'un en "cool" ve "versatile" oyuncusu Johnny Depp; Fleet Sokağı'nın Şeytani Berberi: Sweeney Todd için 6. kez bir araya geldi.

1979'da Stephen Sondheim ve Hugh Wheeler düzenlemesi ile Broadway'de defalarca gösterilen müzikal ilk kez beyaz perdeye taşındı. Eserin orijini ise The String of Pearls: the original tale of Sweeney Todd romanına dayanıyor. Anonim olan bu eser kimileri tarafından gerçek hayat öyküsü, kimileri tarafındansa 150 sene öncesinin Londra'sındaki suç ortamını yansıtan bir hikaye olarak yorumlanıyor.

Hikayenin konusu ise şöyle: Ünlü berber Benjamin Barker; karısı ve küçük kızıyla oldukça mutlu bir hayat sürmektedir. Ancak bu mutluluğu kıskanan Yargıç Turpin'in gözleri ve laneti bu ailenin üzerindedir. Cinsel zaafları oldukça baskın olan Yargıç; güzel karısını elde etmek için Benjamin Baker'ı Londra'dan sürdürür. Seneler sonra Barker geri döndüğünde artık hiç bir şey eskisi gibi değildir, hatta kendisi bile...

İlk yaptığı şey eski evine, aynı zamanda Mrs.Lovett'in dükkanına gitmek olur. Ancak ondan aldığı haberler hiç hoş değildir. Yokluğunda Yargıç'ın ailesine yaptığı kötülükleri ve karısının intihar ettiğini öğrenen Barker'in artık yaşamak için tek nedeni vardır: İntikam! Ailesinden uzakta geçirdiği işgence dolu yıllara rağmen tek suçu aptallaık ve saflık olan Benjamin Barker artık yoktur, ölmüştür...Artık Sweeney Todd vardır... Hayattaki en iyi dostu olan usturasını da artık intikam almak için kullacaktır. Tabi senelerdir ona aşık olan Mrs.Lovett'in büyük yardımlarıyla...

Bu sırada, Sweeney'i Londra'ya getiren genç denizci dolaşırken pencerede şarkı söyleyen bir genç kıza aşık olur ve izini sürmeye başlar. Aşık olduğu kız ise Yargıç Turpin tarafından odasına hapsedilen Sweeney Todd'un kızı Johanna'dan başkası değildir. Geçen senelerin değiştirmediği tek insan olan Yargıç Turpin hala zaaflarına karşı koymaktan acizdir ve bu sefer de Johanna'ya karşı isteklerine dayanamamakta ve onunla evlenmeyi planlamaktadır.

Tüm bunlardan habersiz olan Sweeney Todd ise içindeki nefretle bir an önce Yargıç Turpin'i öldürmek için yollar aramaktadır ancak onun Yargıç Turpin'e ulaşması imkansız olduğundan yargıcın kendi ayağıyla gelmesi gerekmektedir. Bu fırsat ise Adolfo Pirelli ( Sacha Boran Cohen) sayesinde gelir. Her hafta aynı gün, meydanda gösteri yapan Pirelli, küçük yardımcısı Toby'e (ki bu çocuk filmin sonlarına doğru önemli bir karakter olmaya başlıyor) eziyet eden gösteri düşkünü İtalyan bir berberdir. Bunu fırsat bilen Sweeney, Pirelli'ye meydan okur ve yargıcın yalakası olan Beadle Bamford (Timothy Spall)'un hakemliğinde "en hızlı ve pürüzsüz traş" yapanın kazanacağı bir yarış düzenlerler. Kazanan Sweeney Todd böylece bir ün kazanmış olur ve artık berber dükkanı süpriz müşterilere, kanlı ölümlere ve Mrs.Lovett'in turtalarına malzeme olacak cesetlere sahne olacaktır... Filmin bundan sonraki kısmında ise tüm olaylar düğümleniyor ve tempo en tepeye yüklesiyor. İzleyin görün:)

Film hakkında biraz da trivia:

*Başrol oyuncuları olarak Tim Burton'ın kankası ve fetiş oyuncusu Johnny Depp ve eşi Helena Bonham Carter'ın seçilmesi torpil çağrışımı yapsa da, işin aslı hiç böyle değil. Tim Burton'ın buradaki tek etkisi sadece öneri aşamasında ancak seçim kısmı muzikalin yaratıcısı olan Stephen Sondheim'a ait. Deneme kayıtlarını dinledikten sonra Helena'yı oldukça beğenen Sondheim, Depp'in rock tarzı konusunda ilk önce biraz tereddütlüymüş. Ancak (biraz da Tim'in aracı olmasıyla diyelim :) ) Depp ve Sondheim orta yolu bulmuş, iyi ki de bulmuş yoksa Depp in bu yeteneğinden, dolayısıyla da etkileyici sesinden mahrum kalıcaktık.

*Çekimler sırasında Johnny Depp'in kızı Lilly Rose'un ciddi böbrek hastalığı nedeniyle Depp çekimlere ara verdi. Kızının durumunun ciddiyetini koruması nedeniyle, Tim Burton'a yerine başka birini bulmasının daha iyi olacağını çünkü belki de çekimlere hiç dönemeceyeğini söylemiş. Ancak sıkı dostluk bu günler için.. Tim, Depp'in yokluğunda onun olmadığı sahneleri çekmeye devam etmiş ve dostunun onu yüz üstü bırakacağına dair ufak bi endişe duymamış. Ve de haklı çıkmış zira kızının durumunun düzelmesiyle Depp çekimlere geri dönmüş ve film tamamlanmış.

*Sacha Baron Cohen'nin italyan aksanlı performansları da oldukça beğenilen ve iddialı performanslardan.

*Johnny Depp'in bir ilk olarak müzikalde oynamasında Tim Burton'un parmağı var zira Depp sıkı dostu için "Tim'in yaptığı her işte oynarım. Benden bi uzaylıyla sevişmemi istese bile yapardım"

*Depp bu film ile 3. defa Oscar'a aday oldu. Bunun yanında kostüm dizayn ve sanat tasarımın da da Oscar'a aday olan film sanat tasarımı kategorisinde Oscar'ı kucakladı.

*Depp oynadığı filmleri izlemiyor. Daha doğrusu kendini izleme fobisi var bu yüzden bu filmi hiç göremicek: "Tim'in çalışmasını görmeyi çok istiyorum fakat maalesef içinde ben de varım" sözleri bizim için yeterli:)

*Johnny Depp ve Tim Burton bu film ile 6. kez bir araya geldiler. Bundan önceki projeleri: Edward Scissorhands, Corpse Bride, Charlie and the Chocolate Factory, Sleepy Hollow ve Ed Wood.

Bu filmle ilgili kendi yorumlarımı da aktarmam gerekirse; film Imdb'de 8 / 10 rating'e sahip. Zaten ilk vizyona girdiğinde Imdb Top 250'ye 125.sıradan girmişti ancak şu an liste dışında. Konuyu bilen ya da kitabını okuyan ya da müzikalini daha önceden izleyenler için güzel bir deneyim olmayabilir. Ancak Tim Burton'ın çok başarılı çekimleriyle yansıttığı kasvetli Londra ve Fleet Street manzaraları takdire şayan. Bana göre Johnny Depp'in de film sonlarına doğru kızının sağlık sorunlarından dolayı motivasyonu düşmüş...Son 10 dakika dışında filmin soluğu hiç kesilmiyo diyebilirim. Tim Burton'ın marjinal ve yaratıcı kişiliğini bilenler zaten çoktan izlemiştir ama hikayeyi hiç bilmeyenler ve "Hollywood konsepti" dışında birşeyler izlemek isteyenlerin kesinlikle kaçırmaması gereken bir yapım.

PS: film 13+ gösteriliyor ayrıca kan fobisi olanların gitmemesi de önerilir:)

25 Mart 2008 Salı

Kalbini Dinlemekten Vazgeçme...

Yaklaşık 1 ay önce ülkemizde vizyona giren, müzikal-drama August Rush-Kalbini Dinle orjinal hikayesi ve bana göre özenle çekilmiş kadrosuyla sizi adeta bir peri masalına götürüyor. (Bkz: August Rush Trailer)

Finding Neverland-Düşler Ülkesi ve Charlie and the Chocolate Factory - Charlie'nin Çikolata Fabrikası filmlerindeki performansıyla göz dolduran Freddie Highmore'un başrolünde oynadığı film aslında oldukça dramatik bir hikayeden yola çıkıyor.

Evan Taylor (Highmore), doğar doğmaz çocuk esirgeme kurumuna verilen ve 11 senedir burada yaşayan kimsesiz bir çocuktur. Ancak günlerini, onu bırakan anne ve babasına isyan etmek yerine etrafındaki sesleri dinleyip bunu çalabilme arzusunu hissederek geçirmekte ve ailesiyle bu şekilde contact kurduğuna inanmaktadır.

Ve Evan bir gün çocuk esirgeme kurumunu terkeder, kendini kalabalığın ve gürültünün merkezi New York City'de bulur. Burada tesadüfi bir şekilde karşısına müzik tutkunu, özgür ruhlu mızıkacı Maxwell "Wizard" Wallace (Robin Williams) çıkar. Genellikle yufka yürekli, iyi kalpli rollerle özdeşleşen Williams'ı burada nispeten kötü bir rolde izliyoruz. Evan; Wizard ve bir çok sokak çocuğuyla birlikte eski bir tiyatro binasında yaşamaya başlar ve bu sırada kendisinde doğuştan olan bir yetenek ortaya çıkar. Eline aldığı gitarı amatör fakat kendine özgü bir şekilde çalarak değişik ezgiler çıkaran Evan'ın bu yeteneği Wizard'ın dikkatini çeker ve bunu ticari bir şekilde kullanmayı kafasına koyar. Filmin adı August Rush'ın isim babası da esasında Wizard'ın ta kendisidir.

Bu olaylar gelişirken de ara ara geçmişe, Evan'ın çocuk esirgeme kurumunda geçirdiği 11 sene öncesine dönüp, masal gibi başlayan fakat dramatik bir şekilde gelişen olayları izliyoruz. Bir rock band'ın karizmatik vokalisti olarak karşımıza çıkan asi genç Louis Connely (Jonathan Rhys Meyers) ve çellocu kızımız Lyla Novacek (Keri Russel) peri masallarını aratmayacak şekilde karşılaşıyor ve Washington Square'de bir sokak mızıkacısının (bilin bakalım kim?) çaldığı "Moondance" şarkısının etkisiyle; terasta, tek geceye sığan bir aşk yaşıyorlar. Fakat bu mutluluk sadece 1 geceyle kalıyor ve ikili Lyla'nın babasının gazabına uğruyorlar. Bu tek gecenin hediyesi Evan'ın da gazabdan nasıl nasibini aldığını olaylar geliştikçe anlıyoruz. Ve tam 11 sene boyunca birbirlerini görmeyen Lyla, Evan ve Louis'in hayatları bir şekilde tekrar kesişiyor. E artık gerisini de anlatmayayım siz izleyin:)

Filmimiz En İyi Orjinal Şarkı dalında 2008 Oscar'larına aday! Konu müziğe gelmişken Louis Connely rolündeki Jonathan Rhys Meyers'ın performansına değinmeden olmaz. Soundtrack albumunde yer alan Break, Moondance ve özellikle This Time'daki performansı "Jonathan bırak sen The Tudors'u falan bi album çıkar doya doya dinleyelim" dedirtecek cinsten! Yakışıklılığının yanı sıra oyunculuk yeteneği ve vokal performansıyla Jonathan Rhys Meyers gönülleri fethetmeye devam ediyor.

Gelelim eleştirilere...Yönetmen koltuğunda oturan Kirsten Sheridan bu çok etkileyici ve orjinal konuyu bana göre çok başarılı çekememiş. Kurgudaki bazı kopukluklar oldukça göze batıyor. Örneğin, Lyla'nın boynundan düşen kolyeye özellikle vurgu yapıldı, sonra bu kolyeyi (dikkatli izlerseniz) Wizard'ın boynunda görüyoruz ama böyle bi sahne yok, atlanmış. Louis'in Lyla'yı internetten bulması da tam peri masallarına yaraşır cinsten çünkü tanışma esnasında sadece isimlerini söylediklerini görüyoruz:) Ve filmin sonuna da kulp takmadan geçemeyeceğim, zira 11 senedir birbirlerini görmeyen iki aşığın karşılaşması da heyecandan oldukça uzak sahnelenmiş. Bu nedenle filme yönelik eleştirilerin genellikle filmin sonuna yönelik olduğunu görmek muhtemel.
Her şeye rağmen August Rush-Kalbini Dinle; imdb kullanıcıları tarafından 7,4 ratingle taçlandırılmasını, duygusal ve oldukça orjinal hikayesine borçlu, zira imdbciler bu tür kopuklukları normalde affetmez. O nedenle sıkılmadan izleyeceğiniz, içinizi ısıtan, müziğin gücüne inandıran ilham verici bu filmi izlemenizi şiddetle önerirken satırlarıma filmden bir replikle son veriyorum:

“Müziğe bazı insanların peri masallarına inandığı gibi inanıyorum. Duyduklarım annem ve babamdan geliyor. Belki onlar da birbirlerini bu şekilde bulmuşlardır. Belki beni de öyle bulacaklardır…”
Evan Taylor-August Rush

18 Mart 2008 Salı

I'll Google you!

18 Mart 2008'de çok önemli bir konuğu ağırladık: Olağan üstü başarı örneği olan, artık ingilizce literatürüne "i'll google you" kalıbını sokan, Larry & Sergey ortak yapımı Google.com'u temsilen gelen medar-ı iftiharımız Mustafa İçil.

İstisnasız, bilgisayarı her açtığımızda browser'ımıza en az bir kez yazdığımız, hayatımıza o denli yerleşen www.google.com'un sadece geçmişini öğrenmekle kalmadık, Google Türkiye Pazarlama Direktörü olan Mustafa İçil'den de internet dünyasına dair önemli bilgiler, trickler edindik. Zevkle dinlediğim bu sunumu, elimden geldiğince zevkli okunacak şekilde aktarmaya çalıştım. Umarım başarılı olmuşumdur. İyi okumalar...


"Pazarlama"yı etkileyen trendler:

Baskı teknolojisi, pazarlama dünyası için bir dönüm noktası. Baskı teknolojisinin bulunmasıyla ile reklamlar başladı.

Fotoğraf devrimi, reklamlara duygusallık katan bir kilometre taşı.

Radyo devrimi ile farklılaştırıcı mesajlar verildi.

Televizyon devrimi ise hiç şüphesiz reklam alanını tırmandıran bir kırılma noktası oldu.
İlk TV reklamı 1 Temmuz 1941'de yayınlandı. 20 sn dönen bu reklamın bedeli sadece 9 dolardı.

ve İnternet devrimi...Oyunun kuralları tamamen değişti.

Google'un tarihçesi:

Stanford Üniversitesi'nde doktora yapan, birbirleriyle geçinmekten aciz 2 arkadaş olan Larry Page ve Sergey Brin, nasıl olduysa ortak bir vizyonda anlaşıyorlar.

Ocak 1996'da bir bitirme tezi olarak ortaya atılan hipotez, arama motorlarının o zamanki çalışma algoritmasından (trafiğe göre listeleme) farklı olarak yalnızca trafiğin değil, o siteye referans veren güvenilir siteler olup olmadığına göre de arama listelemeye dayanıyordu.

Yurt odasında başlayan bu girişim, daha sonra meşhur garaj evresine geçiyor. Aldıkları herşey 2. el. Bilgisayarları, serverları aklınıza ne gelirse...Hatta kasa alamayıp legolarla kapatmayı denemişler ve o legoların renkleri şimdi Google logo olarak karşımızda.

Daha sonra yatırımcı arayışına giriyorlar. İlk gittikleri yer ise: Yahoo. Yahoo düşünceyi dinliyor ve daha çok çalışın yine bakalım diyerek, ileride başına çorap örecek bu 2 dahiyi savıyor.

Bu gençlere ilk yatırım yapan US$100,000 çek ile Sun Microsystems'ın kurucusu Andy Bechtolsheim oluyor. Ancak bu çeki bozdurmak için şirketleşmek gerekiyor ve 2 kafadar "BackRub" (sırtı ovmak manasına gelen) adı ile ilk şirketlerini kuruyorlar. Ancak kahramanlarımız matematiği çok seviyor ve yarattıkları bu teknoloji matematiksel bir terim adı vermek istiyorlar. Matematikte sonsuz sayıyı temsil eden googol'dan esinlenereki dünyadaki tüm bilgileri (diğer bir deyişle sonsuz bilgiyi) organize etmek iddialarını Google (Eylül 97 google.com domain'i alınıyor, Eylül 98'de Google Inc. şirketleştiriliyor) ismi ile taçlandırıyorlar. Ve 98'de kazandıkları 1.1 milyon dolar ile aldıkları çeki da karşılamış oluyorlar. Hikayenin gerisini de zaten biliyoruz...

2008 Eylül'de 10 yaşını kutlayacak olan Google'un sayısız hizmetlerin gün içinde defalarca faydalanıyoruz: books, scholar, video, blogger, gmail-gtalk, maps, earth, adwords....

Peki Google neden en başarılı arama motoru?

Çünkü sade tasarımı ve kolay kullanımıyla Google sayesinde en kapsamlı aramayı, doğru sonuçları alarak, olabileceği en hızlı şekilde elde edebiliyoruz. Bütün bunları gerçekleştirebilmek için de sadece algoritmalar yeterli değil, her bilgi taramasının yenilenmesi de önemli. İşte bu yüzden google bir "innovative company" ve bu yüzden çalışanlarının zamanının %80'ini işi ile, %20'sini ise kendi istediği herhangi bir şeyle (örn: kendi yaratıcılığını kullanarak gerçekleştirmek istediği bir projesi olabilir) geçirmesine izin veriyor. Çünkü Google hep 1 numarada kalmalı. Kullanıcıyı hayal kırıklığına uğrattığı anda browserlarına www.yahoo.com yazacaklarını biliyor ve bu nedenle inovatif olmanın yanı sıra müşteri sadakatını korumayı hedefliyor. İletişim güçlendi herkese ses ulaşıyor. İyi projeler patlıyor, kötü projeler batıyor.

Adwods: Google'ın para kaynağı.

Adsense: Web sitesi sahibi firmalar gelir elde etmek için Google'dan reklam alıyor ve Google tıklama başına kazandığı paranın yarısından fazlasını site sahibine veriyor.

Faydalı istatistiki veriler:

Reklam harcamaları:
2007 yılında yapılan toplam 2.2 milyar dolar reklam harcamasının %53'ü TV'ye, %30'u basılı mecralara, %4'ü radyoya, %1'er de sinema ve internete harcanmış.

Medya tüketimi: %37 TV, %22 internet, %12 radyo, %10 gazete-dergi.

Reklamlar üzerine bir kaç sıralama
  • En dikkat çekenler sıralaması (çoktan aza): Bilboard-TV-internet
  • En çok bilgilendiren: İnternet-gazete
  • En eğlendirici: TV-internet
  • En rahatsız edici reklamlar: TV
  • Kişiyle ilgili reklam: İnternet (kişinin aradığı reklamı gösterebilmek, hedefe odaklanmak)
"İnsanlara sorsaydık daha hızlı at isterlerdi"

Bu bir zamanlar Henry Ford'un söylediği söz günümüzde artık geçerliliğini yitirmiş durumda. Henry Ford, tüketiciyi dinleyip ihtiyaçlarını yorumlayıp en uygun çözümü vermeyi önerirken, bugünün tüketicisi artık ne istediğini çok iyi biliyor hatta firmalardan bile daha hızlı düşünüyorlar.

İnternetteki trendlerin gelişimi ise aşağıdaki şekilde verildiği gibi:


ilk zamanlar insanların google'a bir kelime aratıp okuduğu zamanlar... Ulaşan hep tüketici, konulan her bilgiye onlar kendileri gidiyorlar. Daha sonra trend iletişime kaydı...Online ticaret, online konuşma..Ve günümüzde tüketiciler daha değerli çünkü kendilerine özel birşeyler yapıyorlar, kendilerinden birşeyler katıyorlar ve üretici artık tüketici neredeyse oraya gitmek zorunda çünkü tüketici artık gezinmiyor; eğer tüketiciye ulaşmak istiyorsa tüketici gezinmeli. Yani bir nevi krallık üreticiden tüketiciye geçti.

2006 Time dergisinin "person of the year" seçimi: You! Yani sizsiniz. Yani seçimini yapan, kendine özgü birşeyler yaratan, herşeye yön veren aktif tüketici.

10 yıl önce sadece 70 milyon olan internet kullanıcı sayısı şuan 1.2 milyara ulaşmış durumda. Genç nüfus yoğunluğuna sahip Türkiye'de ise sadece 9 milyon bilgisayar kullanıcısı varken, internet kullanıcı sayısı 20 milyon!

İnternet kullanım amaçları
  1. Bilgi arama: Günde 1 milyardan fazla bilgi aranıyor. Google'ın Türkiye'deki pazar payı %90 üzerinde, dünya çapında ise %70 dolaylarında
  2. İletişim: İnternet üzerinden 80 milyardan fazla "anlık ileti" yollanıyor. Atılan SMS sayısı ise 12 milyar.
  3. E-ticaret: Avrupa'daki online satış pazarı 130 milyon dolar değerinde
  4. Paylaşım: facebook, yonja, orkut 250 milyon üye...
  5. Eğlence: Youtube gerçeği...Her 1 saatte 6 saatlik video yükleniyor.
ve Google'dan özlü sözler...
*Küçük projeler, küçük ekipler

*Yaratıcı düşünce

*Ufak projelere önem ver, fikirlerin ölmesine izin verme

*Herkesten her an fikir alın

*Öğrenmeye aç olan elemanlar alın

*Risk alanı ödüllendirin, başarısızlığı cezalandırmayın (inovatifliğin kilit noktası)

Bir medar-ı iftihar örneği: Mustafa İçil

31 Ocak 1972 doğumlu Mustafa İçil, İstanbul Amerikan Robert Kolej'den mezun olduktan sonra üniversite eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde tamamlamıştır. Daha sonra aynı üniversite ve bölümde yüksek lisans yapmıştır.

Mezun olduğu tarihe kadar çeşitli teknoloji firmalarında yarı zamanlı olarak farklı pozisyonlarda görev alan Mustafa İçil, 1994-1995 yılları arasında Microsoft'un Chicago ofisinde Bilgi Teknolojileri Yöneticisi olarak çalışmıştır. Daha sonra Microsoft Türkiye ofisine Sistem Mühendisi olarak geçmiş, 1998 yılından itibaren de Windows'dan sorumlu Ürün Pazarlama Müdürü olarak görevine devam etmiştir. Bu rolüne parallel olarak Microsoft'un gelişmekte olan pazarlara yönelik stratejilerini takip eden ve Türkiye'deki bilgisayar penetrasyonunu arttırıcı projeleri yürüten ekiplerin proje liderliğini yapmıştır.

2005 yılında Apple IMC firmasına Pazarlama Müdürü olarak geçmiş ve 2 yıl boyunca Apple ve Adobe markalarının pazarlama stratejilerini oluşturmuş ve hayata geçirmiştir.

Bu dönemde yaptığı çalışmalarla Capital dergisi tarafından 2006 yılının zirvedeki pazarlamacıları arasında seçilen Mustafa İçil, 2007 yazında Google Türkiye ofisinde Pazarlama Direktörü rolüne gelmiştir.

Google Türkiye Pazarlama Direktörü olarak şu an hem marka yönetimi, hem ürün ve pazar stratejileri, hem de stratejik iş ortaklıkları konusunda Googlemarkasını Türkiye'de temsil etmektedir.

Mustafa İçil, profesyonel iş hayatının yanında farklı konferans, eğitim ve etkinliklerde marka yönetimi, stratejik planlama ve pazarlama teknikleri üzerine seminerler vermektedir. (Kaynak: LinkedIn, Kimkimdir.gen)

15 Mart 2008 Cumartesi

Bu Bir GittiGidiyor Başarı Hikayesidir

E-ticaret dersimizde her hafta ağırladığımız konularımız sayesinde farklı hikaye ve iş planlarıyla tanışıyoruz. Konuklarımızdan her biri farklı bakış açıları farklı önerilerle dağarcığımızı genişletiyor. Bu haftaki konuklarımız ise Türkiye'nin en büyük elektronik ticaret platformu olan GittiGidiyor'un kurucu ortaklarından Burak Divanlıoğlu, Serkan Borançılı ve 1 senedir GittiGidiyor'un CEO'su olarak görev yapan Cenk Angın idi.

GittiGidiyor hikayesi geçen hafta dinlediğimiz Nevzat Aydın'ın yemeksepeti'nden biraz daha farklı çünkü onlar Nevzat Aydın'ın ‘Her zaman en iyi arkadaşınız iş ortaklığı için en doğru kişi olmayabilir.’ sözüne inat 3 sıkı dost olarak çıktıkları yolda kol kola emin adımlarla ilerliyorlar.

Başa sarıp hikayenin en başına dönelim

1994 İTÜ Mimarlık mezunu 2 dost önce kendi mesleklerini icra etmek üzere hayata atılıyorlar. Fakat mimarlığın taahüt baskısı, bir projenin ardından hemen başka bir projeye başlamak onları yıldırıyor ve mimarlığı bir kenara bırakıp internette gelir kaynağı olarak çalışan döngü oluşturmak yoluna baş koyuyorlar. Ancak ilerleyen günlerde bu proje mimarlık daha zor gelmeye başlayacaktı. Ancak onlar kendilerini bu işe adamışlar çünkü kendini çok adamayanın konsante olamayacağına dolayısıyla başarısız olacağına inanıyorlar.

İçerik için kendilerinin uğraşmayacakları, kullanıcıların oluşturucağı bir proje üzerine kafa yoruyorlar ve GittiGidiyor 5 Şubat 2001'de yayın hayatına başlıyor. 2001-2002'ye kadar tasarım süreci devam ediyor, ancak bu dönemde açılan tüm internet şirketlerinin belası olan Türkiye krizi patlak veriyor.

İş yavaş yavaş büyüyor ancak %20 büyüme bile küçük geliyordu, başa baş noktasına bile kolayca ulaşılmıyor. Hatrı sayılar meblalar ise 2003 sonunda elde ediliyor.

2003 Ağustos'ta ilk defa profesyonel eleman alıyorlar, o zamana kadar herşeyi kendileri yapıyorlar. Kodlam ise outsource yani Türkçesi 19 yaşında 2 çocuğa kod yazdırmak. Daha sonra bu gençler de şirkete ortak oluyor. 2003 ortası derli toplu bir ofis, pazarlama harcamaları (2004 başlarındaki ilk ama dolukça verimli pazarlama aktivitesi ntvmsnbc'de ve daha sonra TV reklamları) ve GittiGidiyor gümbür gümbür geliyor.

Hoşgeldin eBay!

Bildiğimiz gibi GittiGidiyor bir eBay ortaklığıdır. Bu ortaklık hikayesi ise şu şekilde:

eBay'le ilk temas 2004 Ağustos. O zaman daha 100,000 kullanıcı var. Trend aslında bir miktar belli, özellikle 2005'te bir trend var ve o projeksiyonlar nerdeyse %100 gerçekleşmiş.

Doğan Holding'in pazaryeri.com projesi ile msn sitesine de girmesi ilk rakibi ortaya çıkarıyor. Ve ortalıkta dolanan bir duyum: "eBay Türkiye'ye gelecek" Bu duyumun aslını öğrenmek isteyen GittiGidiyor, eBay ile temasa geçiyor ve bazı bilgiler veriyor, diğer bir deyişle "Türkiye'de lider bir GittiGidiyor var takip edin", "eğer Türkiye planınız varsa bilelim, rakip olacağımıza ortak olalım" sinyallerini veriyorlar. 2005 Nisan'da bir eBay üst düzey yöneticisi Türkiye'ye geliyor ve update edilmiş GittiGidiyor rakamlarını görüyor.

1 sene hiçbirşey olmuyor. 2006 Mayıs'ta eBay CEO'su Türkiye'ye geliyor ve büyüleniyor. eBay Almanya Direktörü Sina Afra'nın 2006 Haziran'da GittiGidiyor ile temasa geçmesinin ardından bir nevi müzakerelere başlanıyor.

eBay şirketin tamamını/çoğunu ya da azını satın alabileceğini söylüyor ve seçimi GittiGidiyor ortaklarına bırakıyor. Tercih ise azınlıklı ortaklık yönünde oluyor (ancak çoğunluğa geçmek için opsiyonları var) ve 2007 Mayıs'tan beri GittiGidiyor resmi olarak bir eBay ortaklığı.

Burak Divanlıoğlu bu süreci şöyle değerlendirdi: "Bu işe epey emek verdik ve en keyifli olduğu zamanda elimizden çıkarmak istemedik. Önemli olan illa para değil, değer yaratmak da önemli." "...GittiGidiyor çocuk büyütmek gibi; geçmişini bilmeden olamayacak birşey."

Şirket hala büyümeye devam ediyor, yapı oldukça büyük. 60 kişilermiş bir senede 101 kişi olmuşlar. Büyüme oldukça çabuk.

Organizasyon Yapısı

1- Operasyon Departmanı: Call center'ın e-mailli müşteri destek hali. Bu ekip 40 kişi ancak sene sonuna doğru 70 kişiye çıkması bekleniyor. Zira günde 3000-3500 temas oluyor. Ticaret büyüdükçe temas ve personel sayısı da artıyor.

2- IT: Tabir-i caizse bel kemiği. Hizmeti geliştirici ekip: Makine güvenliği, bakım, kodcular, görseller, grafik tasarım gibi fonksiyonlara bakılıyor.

Bu önemli birimlerin yanısıra diğer tipik birimler de mevcut: finans, insan kaynakları, pazarlama (CRM'i de barındırıyor) gibi..

GittiGidiyor'un başını ağrıtanlar

Taklit ürün meselesi eBay'in dahi yaşadığı tipik bir sorunu teşkil ediyor çünkü taklit ürünleri kontrol etmek imkansız. Ancak eBay'den farklı olarak GittiGidiyor sahte ürün için koşulsuz iade imkanı sunuyor.

GittiGidiyor'un medar-ı iftiharı ise 4 adımda güvenli ticaret:
  1. Ürünü Al: Alıcı, satın aldığı ürün bedelini Satıcı'ya değil, havuz hesabına öder. Ödenen tutar, havuz hesabında Alıcı adına bloke edilir.
  2. Evinde İncele: Satıcı ürünü Alıcı'ya kargo yoluyla gönderir. Alıcı, ürünü teslim alır ve evinde inceler (henüz para Satıcı'ya ödenmemiştir).
  3. Onay Ver: Alıcı, teslim aldığı üründe herhangi bir sorun bulunmadığından emin olduktan sonra Satıcı'ya ödeme yapılması için GittiGidiyor'a onay verir.
  4. Paran Satıcıya Aktarılsın: Alıcı'nın onay vermesiyle ürün bedeli, GittiGidiyor tarafından Satıcı'nın banka hesabına transfer edilir.
Bu zinciri takip eden know-how'ı güçlü 8 kişilik bir müşteri hizmetleri ekibi var. Bu ekip risk yönetimi, sahte kullanıcı, sahte ürün ve site güvenliği gibi konullardan mesul.

Bazı detaylar
  • İlk zamanlar tanıtım yok, trafik yok ama ilk günden itibaren yükleme ücretli. Satıcıların gelmesi de çok uzun zamanlar aldı. Tabi hali hazırda satıcılar da vardı: koleksiyon ürünü satanlar. İlk listeleneler ve satılanlar eski paralar ve pullar. Ancak paralı yükleme filtrelemesi ile site kalitesi hep düzgün kaldı fakat bu büyümeyi yavaşlattı.
  • Profili kötü olan kullanıcılar bu sitede barınamaz ki zaten kullanıcılar birbirlerini şikayet ediyorlar.
  • eBay ile ortaklık her iki tarafa da kazandıran bir durum oldu. eBay onlarda olmayan bazı sıradışı uygulamalara ilgi duydular, GittiGidiyor ise onların tecrübelerinden yararlandı. Çünkü GittiGidiyor tarihin tekerrürü gibi adeta eBay'in geçtiği yollardan geçiyor aynı sorunları yaşıyor. Özellikle pazarlama konusunda bilgi akışı oldukça fazla.
  • GittiGidiyor isminin esin kaynağı GoingGoingGone imiş.
Rekabet nasıl gelişti

2001'de açıldıklarında ilk değillerdi ve bugüne kadar da 70 tane bu tarz site açıldı (en özentisi de heralde bittibitiyor olmuş) Ancak esas ciddi rekabet 2004'te pazaryeri ile başlıyor. 2005 Temmuz'da Mynet nevaria.com. Mynet ve Doğan reklamlarıyla oldukça asılsalar da belirli bir networkten sonra alıcı ve satıcıyı çekmek zorlaşıyor. GittiGidiyor ortakları bugüne kadar çok rahatsız eden olmadığını rahatlıkla söylüyor zira marketin %90'ında fazlası GittiGidiyor'a ait ve büyüme hala sürüyor.

İstatistikler...Büyük sayılar...
  • Alıcı yoğunluğu Anadolu'da çünkü biz metropollerde istediğimizi bulabiliyorken onlar bu durumundan yoksun.
  • Günde 9 milyon sayfa gösterimi
  • 1 kişi yaklaşık 16,5 sayfa görüntülüyor ve ortalama 8 dakika geçiriyor
  • Site trafiği ise 6 milyon farklı insan/ay ve 530,000 kişi/gün şeklinde (zaten Türkiye'de e-ticaret yapan internet kullanıcı sayısı 7 milyon)
  • Kayıtlı kullanıcı sayısı 1.8 milyonun üzerinde
  • Satışa sunulan ürün sayısı 750,000'in üzerinde
  • Meraklılara ciro hesaplama denkliği:
    • ürün sayısı*yüzde kaçı satılır*average sales price = CİRO
Yelken açılan yeni işler
  • itiraf.com'un mimarı Ersan Özer ile ortak yapım lokal arkadaşlık siteleri: istanbul.net, izmir.net, ankara.net. Sonuçlardan çok memnunlar. İlk günden para kazanan siteler bunlar. 4. ayda da reklama başladılar. Üyelik bedeli konusunda ise bir sır: sadece erkeklerden ücret alınıyor kızlar için ise üyelik parasız. Ancak bundan kullanıcıların henüz haberi yok:) .
  • youtube benzeri bir site, Türkiye'nin video gündemi: timsah.com
  • uzmantv: izleyen bilir. Tamamen onların çektikleri, uzmanların görüşlerini içeren site. Şuan için sadece reklamlardan para kazanıyor ancak yakında paralı eğitim bölümleri olacak.
  • guncel.net: haber portalı
  • cimri.com: Mart sonunda yayına geçecek fiyat karşılaştırma sitesi.
Geleceğe yönelik düşünceleri ise reklam network, kariyer ve ilan sitelerine benzer bir site (fakat daha enteresan olacak) projelerini de gerçekleştirip her iş modelinde yer almak. Bakalım bu sıkı dostlar daha kaç başarı hikayesine imza atacak? İzleyip görücez...

GittiGidiyor Yönetim Kadrosu

Serkan Borançılı
22 Haziran 1971 yılında Ankara'da doğan Serkan Borançılı, 1990 yılında Ankara Yükseliş Koleji'nden, 1994 yılında İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi'nden mezun oldu. 1994-1998 yılları arasında Burak Divanlıoğlu ile serbest mimarlık, taahhüt ve inşaat işleri yaptı. 1999 yılında Burak Divanlıoğlu ile birlikte ARK Bilgi Teknolojileri şirketini kurdu. GittiGidiyor, 2004 yılı başlarına kadar ARK tarafından yönetildi. Türkiye'nin en büyük elektronik ticaret platformu GittiGidiyor Bilgi Teknolojileri A.Ş.'nin kurucularından olan Serkan Borançılı, 2005 yılında kurulan Magnet Bilişim Hizmetleri'nin de (istanbul.net, ankara.net, izmir.net) kurucu ortaklarındandır.

Burak Divanlıoğlu
6 Mayıs 1973 tarihinde İstanbul'da doğan Burak Divanlıoğlu, 1990 yılında Ankara Atatürk Anadolu Lisesi'nden, 1994 yılında İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi'nden mezun oldu. 1994-1998 yılları arasında Serkan Borançılı ile serbest mimarlık, taahhüt ve inşaat işleri yaptı. 1999 yılında Serkan Borançılı ile ARK Bilgi Teknolojileri şirketini kurdu. GittiGidiyor, 2004 yılı başlarına kadar ARK tarafından yönetildi. Türkiye'nin en büyük elektronik ticaret platformu GittiGidiyor Bilgi Teknolojileri A.Ş.'nin kurucularından olan Burak Divanlıoğlu, 2005 yılında kurulan Magnet Bilişim Hizmetleri'nin de kurucu ortaklarındandır.

Tolga Kabataş
3 Kasım 1972 tarihinde Ankara'da doğan Tolga Kabataş, 1990 yılında Ankara Atatürk Anadolu Lisesi'nden, 1994 yılında O.D.T.Ü Makina Mühendisliği'nden mezun oldu. 1994-1996 yılları arasında Arthur Andersen'de mali denetçi, 1996-1998 arasında ise Garanti Bankası'nda Kurumsal Finansman Bölüm Yönetmeni olarak çalıştı. 1998 yılında MBA yapmak üzere New York Üniversite'sine giden Kabataş, 1999 yazında Citigroup'un New York merkezinde, medya sektörüne yönelik şirket evlilikleri ve stratejik ortaklıklar (Media M&A) konusunda yatırım bankacılığı yapmaya başladı. 2003 Haziran - 2004 Eylül arası NTV/CNBC-e'de Genel Müdür Yardımcılığı yaptığı dönem hariç, 2006 Mart'ına kadar Citigroup'daki Başkan Yardımcılığı görevini sürdürdü. Türkiye'nin en büyük elektronik ticaret platformu GittiGidiyor Bilgi Teknolojileri A.Ş.'nin kurucularından olan Tolga Kabataş, 2005 yılında kurulan Magnet Bilişim Hizmetleri'nin de kurucu ortaklarındandır. (GittiGidiyor Yönetim Kadrosu'ndan alıntıdır)

Cenk Angın
1990-1997 yılları boyunca ODTÜ'de eğitim gören Cenk Angın, Makine Mühendisliği lisans programından mezun olduktan sonra MBA master'ı yapmıştır. Bankacılık, iş denetim gibi meslek dallarında çalıştıktan sonra Anadolu Grubu Efes'te dış ticaret deneyimi elde etmiştir. 2005'te Anadolu Elektronik Aletler Pazarlama ve Ticaret A.Ş./Samsung'da CFO olarak 2 sene görev yapmıştır. Şubat 2007'den beri GittiGidiyor'da CEO olarak görevine devam etmektedir. (Kaynak: LinkedIn)

4 Mart 2008 Salı

Evde ve işte "yemeksepeti"niz de sizinle

Günümüzün trendi bireysellik. Bireysel ve hızlı yaşıyoruz. Pratiklik kavramı hiç bu kadar sık anılmamıştı.
Anything in one click: tek tıkla alışveriş, tek tıkla sinema ve konser bileti, tek tıkla kitap ve CD ifadeleri uçuşurken bunlara bir yenisi daha eklendi. yemeksepeti.com: tek tıkla yemek! Telefonda derdini anlatamama, kuyrukta bekleme devri kapandı. Fiyat değişiklikleri gözümüzün önünde. Siparişimi o gün ve o saatte istediğim için toplantıdan çıktığımda pizzam beni bekliyor olucak. Restoran telefon numaralarını ajandada ya da aklımda tutmama gerek yok, yemeksepeti.com'u herzaman hatırlamam yeterli! Yemek yapacak kimsen yoksa (ya da yaptığı yenilecek gibi değilse), canın değişik bişeyler çektiyse, her gün üst üste aynı yemeği yemekten sıkıldıysan bir tek yemeksepeti.com yeter.

Aranızda yemeksepeti'ni bilmeyen var mı?

4 Mart'ta e-ticaret dersimize konuk olan Nevzat Aydın hepimizin şimdiye kadar en az bir kere (bazılarımızın mutlaka günde bir kere) ihtiyaç duyduğu yemeksepeti.com başarı hikayesini bizimle paylaştı. Nevzat Aydın da amazon.com'un CEO'su Jeff Bezos gibi düşünerek bu işe başlamış ve demiş ki; 'İki tip şirket vardır. Kullanıcılarına daha fazla para harcatmaya çalışanlar ve daha az para harcatmaya çalışanlar. Biz ikincisi olacağız. '

Sayılarla yemeksepeti künyesi:

Kuruluş : 2001 Ocak
Restoran Sayısı : 2,500
Üye Sayısı : 350,000
Günde yemek yiyen kişi sayısı : 30,000
Sistemden çıkartılan restoran :880
Ziyaretçinin sipariş verme oranı : 41%
Şu ana kadar en çok sipariş veren kullanıcının verdiği sipariş adedi : 2712

İngilizce/Türkçe dil seçenekleriyle; Ankara, Antalya, Bursa, Eskişehir, Gaziantep, İstanbul, İzmir'de faaliyette bulunan yemeksepeti.com çok yakında Kocaeli'nde ve Kıbrıs'ta (Lefkoşa, Girne, Gazimağusa) da hizmet vermeye başlayacak.



Nevzat Aydın gelişme politikalarını; "paket servisi yaygınlığı ve internet kullanım seviyesinin yüksek olduğu her yerde yemeksepeti.com kurulabilir" şeklinde açıklarken, açılan her lokasyonda site tanıtımı yapan ve organize eden bir mekanizmaya da ihtiyaç olduğunu belirtti.

Yemeksepeti stratejisi ve zaman tünelinde yolculuk

Sene 2000. Türkiye'de internet berbat durumda (örnek: başarısız bir iksir projesi). Dünya çapında da bir kriz var, Nasdaq'daki bir çok şirket çökmüş. Şu an internet açısından Amerika'nın 1-2 sene gerisindeysek o zamanlar 5-10 sene var arada.

2000 Kasım'da Türkiye'de kriz çıkıyor ve Nevzat Aydın'ın finansal planları alt üst oluyor. Sene 2001, Ocak'ta site açılıyor, Şubat'ta ise yine kriz çıkıyor. Ancak Nevzat Aydın ve ekibi projelerine oldukça inanıyorlar ve pes etmiyorlar. Nevzat Aydın krizlerin de iyi yanları olduğunu söylüyor ve açıklıyor: bu krizlerle yemeksepeti.com'a rakip gelmesi gecikti. Gerçekten de öyle, ilk rakip 2004'te karşılarına çıktığında artık çok geç.

Yemeksepeti fırsat maliyeti oldukça yüksek bir proje zira iyi eğitimli insanlar bu projeye gönül vermiş. Peki 31 yaşındaki Nevzat Aydın böyle bir kararı şimdi alabilir miydi? Nevzat Aydın gençliğinde aldığı bu kararlardan oldukça memnun olduğunu fakat yaşlandıkça bu riskli kararlar almanın zorlaştığını da itiraf ediyor.

3 özlü söz
  • ‘Her zaman en iyi arkadaşınız iş ortaklığı için en doğru kişi olmayabilir.’
  • ‘1000 fikir, 7 proje, 2 başarı öyküsü...’ (Nevzat Aydın online paket servisini düşünen ilk kişi değildi, böyle bir iddiası kesinlikle yok. Onun iddiası şuan, fikrini projeye ve sonra da başarı öyküsüne çeviren %1'lik kesimde olması)
  • ‘Doğru yer, Doğru proje, Doğru zaman...’ (2001 yılı doğru zamandı. Bu uğurda MBA eğitimini sadece 1 sömestr kala bıraktı. Belki 6 ay beklese krizlerden dolayı projesini hiç gerçekleştiremeyecekti. Doğru zaman ve şartların olduğunu düşünüyorsanız o projeyi mutlaka yapın! Bir daha böyle bir fırsatı elde edemeyebilirsiniz.)
Türkiye'deki yemeksepeti modelinin yurt dışında bir örneği yok (yabancı modellerde kapıdaki personel ekstra para alıyor, kredi kartıyla online satış, restoranlar için üyelik aidatı vs). Projede 2 oyuncu var: restoranlar ve kullanıcılar. Proje bu 2 oyuncunun da içinde bulunmayı isteyeceği bir şey olmalıydı.

Restoranlar demiş ki;

‘Biz kazanmadan hiçbir şey ödemeyiz.‘

‘Kendi ürünümü ben götürürüm, götürdüğümde paramı alırım ve kimseye de güvenmiyorum.’

‘Bilgisayar bilen birine o kadar para veremem. Zaten bilgisayarı koyacak yerim bile yok.’

Sonuç: Restoranın yaptığı işe minimum müdehale eden, ana siparişi ileten ve ilettiği bu siparişten para kazanan bir iş yapış tarzı.

Kullanıcılar demiş ki;
  • ‘Kredi kartımızı vermek istemiyoruz.’
  • ‘Ya parasını verdiğimiz ürünler bize gelmezse?’
  • ‘Önceden ödeme yapmak istemiyoruz.’
  • ‘Ürünlerin kalitesine güvenmiyoruz.’
  • ‘Kim bizim şikayetlerimizi dinleyecek?’
  • ‘Telefonda müşteriyle konuşmak nedir bilmeyen insanlarla vakit kaybetmek istemiyoruz.’
  • ‘Yanlış sipariş gelmesinden sıkıldık.’
  • ‘İlerki bir saate de sipariş verebilmek istiyoruz.’
  • ‘Yemeğimizi çoktan değişmiş restoran menüsünden seçmek istemiyoruz.’
  • ‘Biz böyle bir hizmet için ayrıca bir para kesinlikle vermeyiz.’

Sonuç: "Kredi kardınız bizi hiç ilgilendirmiyor" prensibi. Bu prensiple yola çıkmasalardı şu anki rakamların %1'ine bile ulaşamazlardı (bir zamanlar hemenservis.com vardı). Kullanıcı telefonla uğraşmak istemiyor çünkü çoğu zaman derdini karşısındakine anlatamıyor. Yemeksepeti'nde de ilk zamanlardaki %13 yanlış sipariş (hatalı, geç sipariş, post cihazının unutulması gibi) oranı şimdi %2'ye inmiş. Nevzat Aydın bu oranın %0 asla olmayacağını ama bu oranı mümkün olduğunca minimum tutmak için ellerinden geleni yaptıklarını söylüyor.

Yemeksepeti nasıl oluyor da oluyor?!

1-Kullanıcı yemeksepeti.com'a girip siparişini veriyor

2-Yemeksepeti 'ne gelen bu sipariş ilgili restorana iletiliyor. Bu iletim, eğer restoran belli bir sayının üzerinde sipariş alıyorsa post cihazıyla (kurulum ücreti tamamen yemeksepeti'ne ait olan) gönderiliyor diğer türlü telefonla bildiriliyor.

3-Restoran siparişi hazıylıyor ve yemeği götürücek (kurye vs) ye teslim ediyor.

4-
Sipariş kullanıcıya (10-45 dk arasında) teslim ediliyor.

5-Kullanıcı ödemeyi kapıda yapıyor: Nakit, kredi kartı, sodexho, ticket şeklinde ödeme yapabiliyor.

6-Yemeksepeti de bu ödeme üzerinden %10 komisyon alıyor.


Karşılaşılan Zorluklar

  • Örneğin, on-line bir DVD, kitap satın aldığınızda bu ürünün 2 gün sonra ya da 1 hafta sonra gelmesi belki çok önemli olmayabilir ancak "yemek" hemen gelmeli!
  • Zevkler değişik, insanları memnun etmek zor. yemeksepeti.com'da da sorun çıkaran kullanıcılar yok değil (örnek: siparişini verip; 2 Marlboro da getirsen ya abi ya da 1 kasa bira getir 2 YTL fazla bahşiş veriyim tarzı konuşmalar fıkra değil bizzat gerçek olaylardan alıntıdır) ama mümkün olduğunca bu sorunların üstesinden gelinmeye çalışılıyor. info@yemeksepeti.com mail adresine gelen pizzaların çapını ölçtüğüne dair resim ekleyip kendisine yaklaşık 1 orta boy büyüklüğünde eksik pizza geldiğini ispatlayan yaratıcı arkadaş efsane olmuş :)
  • Sadece operasyon bölümünde 24 kişi çalışıyor ve bu insanlar her siparişi tek tek iceliyor, onaylıyor ve sorunlarla ilgileniyor.
  • İlk olmanın avantajı ve dezavantajları var: İlksiniz ve istediğiniz sistemi kuruyorsunuz, sizden sonra gelenler sizi takip etmek zorunda. Örneğin, üye restoranlardan aidat alan bir sitenin yemeksepeti.com'a rakip olması imkansız. Ancak ilk olmanın dezavantajı da insanlara sıfırdan bir şeyi anlatıp inandırmaya çalışmak, örneği olmayan bir projeye karşı ön yargıları yıkmak.
Rekabet: "Competition is one click away"
  • E-ticaret sitelerinde en önemli kriter fiyat: yemeksepeti'nin avantajı ise fiyatların zaten belli olması.
  • Paket servisi zor bir hizmet ve bunun üstesinden gelen bir hizmet: yemeksepeti
  • Pazar çok büyük değil ama daha da büyüyecek. Trendler değişiyor; çalışan bayanlar, trafik gibi etkenler insanları paket servisine yönlendiriyor. Paket servisi trendi önümüzdeki yıllarda daha da artacak ve bu fırsatı gören, iyi konumlanan projeler başarılı olacak.
  • Rakipleri telefon. İnternetten paket servis pazarının %99'u yemeksepeti.com'a aitken, paket servisi siparişlerinin hala %92-%93'ü telefonla veriliyor.
  • Yemeksepeti sisteme alternatif getirdi. İlk zamanlardaki "yemeksepeti acaba bir heves mi?" tedirginliği şu anda atlatılmış durumda. Çünkü her geçen gün kullanıcı başına ortalama sipariş sayısı artıyor.
Klasik sadakat programları hedefleri
  • Kullanıcıyı kendine bağlayıp, rakibe gitmesini engelleme
  • Harcama miktarını arttırma
  • Ödüllendirme
  • Harcama alışkanlığını izleme
  • Satışları artırma
Yemeksepeti.com'un sadakat anlayışı
  • "Müşteri daima haklıdır" Kullanıcı yemeksepeti'nin onun yanında olduğunu hissetmeli bilmelidir. Bunu da kriterlere uymayan restoranları atarak yeterince gösteriyor.
  • Kullanıcının aynı ürünü eskisinden daha ucuza alabilmesi.
  • Promosyonlar sürekli update ediliyor dinamik olarak.
  • "Hiç bir sadakat programı kötü hizmet ve ürünün üstesinden gelemez."
Pazarlama stratejisi: 7 sene sadece internettelerdi. Word of Mouth kullandılar. Reklam vermeden önce kullanma tecrübesine (experience) önem verdiler. Marketing için de zaten bütçeleri yok. Gazete onlara göre gereksiz, faydasız; dergi, outdoor ve radyo ise prestijli.

Yemeksepeti neler yaptı / neler var sırada
  • Puanlama: hız/servis/lezzet açısından son 25 kullanıcı oyunun ortalaması gözüküyor. yani overall değil de current durum gözlemlenebiliyor. Yani o güne ait sorunları da hemen gözlemleyebilme şansınız var. Ancak bu sistemle birlikte, kendilerini puanlayan restoranlarda belirmeye başlamış ancak yemeksepeti tarafından yakalanıp sıfır almışlar. Çünkü bu sistemle zincir mağazaları şubelerini karşılaştırma imkanı buluyorlar.
  • GPRS POS Sistemi: Belli siparişin üzerinde sipariş alan (çok sipariş alan) restoranlara POS cihazı koyuluyor. POS yükleme ücreti de yemeksepeti'ne ait.
  • Canlı yardım: Üye olmayanlara açılmıyor. Msn gibi anlık yardım hizmeti
  • DVD promosyonu (30 YTL'nin üzerindeki siparişler için) oldukça başarılı ve devam ediyor. Verilen DVD'ler box-office top filmlerden değil ama fi tarihinden kalmış filmler de değil. (Bkz: DVD listesi) Ayda 15,000 DVD gidiyor. Zaten normalde satılan DVD sayısı 70,000-80,000. DVD'ler onları iyi muhafaza edebilecek belli restoranlara veriliyor.
  • yemeksepeti.com in english. 350 yabancı üye de yemeksepeti'nden yiyor, zira özellikle yabancılar için telefonla sipariş zor.
  • Gece operasyonu: 2 sene öncesine kadar gece saat 3'e kadar açıklardı. Artık 7 gün 24 saat hizmetteler. İstanbul şubesinde çalışanları 56 kişi ve bunların yarısı operasyon merkezinde çalışıyor, her an hizmet var.
  • SMS ile Digiturkten sipariş verme modeli: Digiturk - 525 Yemek Sepeti kanalı üzerinden sipariş verebiliyorsunuz.
  • Yemeksepeti ELİT: Kaydolup özel günlerinizi vermeniz size o günler için en uygun fırsatları bulmamızı sağlıyor. İstanbul'un en elit restoranlarına rezervasyon yaptırabiliyor, bu restoranlarla ilgili yeniliklerden e-posta aracılığıyla haberdar oluyorsunuz ve en güncel bilgilere (örneğin:mönü listesi) yemeksepeti.com hassasiyetiyle ulaşıyorsunuz. Tüm bu hizmetler için de tabii ki hiçbir ücret ödemiyorsunuz.
Risk alan ekip: yemeksepeti
  • Risk almayı seviyorlar ancak hesaplanabilir risk almak önemli olan.
  • İnandıkları projeyi yapıyorlar. Çalışan sayısı 3-5 kişiden 56 inanan ve kendini işe bağlayan kişiye çıkmış durumda. Başarı projeyi doğru konumlandırıp, aradaki engelleri kaldırmak.
  • Dışan dönükler, (PR) önemli. yeni trend ve teknolojileri takip ediyorlar. Basınla iyi ilişki= ciddi bir yer.
  • Bazen finansal zorluklar yaşıyorlar ancak bu onları yıldırmıyor.
  • Açık fikirli, yaratıcı, yenilikçiler. Kullanıcıların önerdiği restoranlar mutlaka incelemeye alınıyor.
  • Kötü bir restoran çıkması durumunda, kullanıcı yemeksepeti.com'u hatalı bulacak. En büyük artıları restoran çeşitliliği olmasına rağmen, belli bir servis kalitesi düzeyinin altında olan, kullanıcılara karşı hata yapan ve telafi etmeyen restoranları çıkartmaları.
ve Nevzat Aydın'dan faydalı stratejik detaylar
  • Modelleri örnek alın: Başları ne zorluklarla karşılaşmışlar öğrenin, hazırlıklı olun. (ör: yemeksepeti için örnek olabilecek siteler food.com/ waiter.com/ webvan.com)
  • Ulaşılabilir hedefler belirleyin: 3 katı büyüme hedefliyorsanız, 2,5 katı yazın siz yine de. Hedeflerinizin altında kalmayın.
  • Komunikasyon çok iyi olmalı.
  • Mükemmeliyetçi olmayın: Herşey "mükemmel" olucak diye uğraşırsanız zaman kaybedersiniz ve başka biri o işe girişirse yazık olur.

Biz de yemeksepeti.com'un başarılarının devamını ve hayatımızdan hiç çıkmamasını diliyoruz. Nevzat Aydın'a da bu değerli bilgileri paylaştığı için çok teşekkür ediyoruz.

**Dilerseniz bu sohbetin tamamını Metacafe'den izleyebilirsiniz.